Sosyal Medya

ağustos/2018
/bülten

SÖYLEŞİ

Birlikte Üretim Deneyimleri

WE’re ofisinin kurucuları Ali Önalp ve Burak Yardımcı, farklı projelerde genişleyip daralan ekiplerinin birlikte çalışma deneyimini ve bu pratiğin mimarlık alanındaki potansiyelini değerlendirdi.

Ezgi Tezcan: Sizi tanıyarak başlayalım, nasıl bir araya geldiniz, WE’re nasıl kuruldu?

Ali Önalp: Burak da ben de İstanbul Teknik Üniversitesi’nden mezunuz, Burak 2009’da mezun oldu, ben 2010’da. Arkadaşlığımız o döneme uzanıyor fakat birlikte iş yapmak üzere bir araya gelişimiz 2014 yılına denk geliyor. İkimizde farklı ölçeklerdeki ofislerde çalıştıktan sonra bir dönem Burak’ın eski işvereni vasıtasıyla birlikte freelance çalıştık. Aynı dönemde birkaç yarışma deneyimimiz de oldu. Akabinde DB Mimarlık bünyesinde beraber çalışmaya başladık. Bunlar bizim birlikte çalışma serüvenimizi hızlandırdı ve 2015 yılında DB Mimarlık’tan ayrılarak kendi işimizi yapmaya karar verdik. Bu ofis de yaklaşık iki yıldır var.

Burak Yardımcı: Ali ile yıllar sonra bir vapur yolculuğunda karşılaştık aslında ve o sırada birlikte bir iş yapmaya karar verdik. Karaköy-Kadıköy vapurunda pişen bir iş ilişkisi bu. O zamanlar tabi ki ofis açma fikri gündemde yoktu ama bu iş bazlı durum bizi yavaş yavaş insanların toplaştığı, bir araya gelip ürettiği bir ofise taşıdı. Türkiye’nin belli başlı ofislerinde çalışmakla geçen yıllar, elde edilen deneyimler ve yarışmalar bugünkü ofise dönüştü diyebiliriz.

Ezgi Tezcan: Ofisi insanların toplaştığı ve birlikte ürettiği bir yer olarak tarif ettiniz, buradan devam edelim. Bir yandan yarışmalar bir yandan da diğer projeleriniz var, yarışmalar için de farklı ekiplerle bir araya geliyorsunuz. Nasıl bir organizasyon var bunun için ofiste?

Burak Yardımcı: Burada içinde bulunduğumuz ofisin ekibi ile yarışmaları yürüttüğümüz ekip arasında farklılıklar var aslında. Mimarlık sektöründe yaptığımız işleri bu çatı altında sürdürüyoruz fakat bir de bazen genişleyen, bazen daralan ama en az üç dört kişiden oluşan yarışma ekibimiz var. Onlar eskiden çalıştığımız ofislerden tanıdığımız arkadaşlarımız. Ali ile ben bu iki kümenin ortak noktasıyız.

Ali Önalp: Farklı ofislerde birlikte çalıştığımız arkadaşlarımızın katılımıyla yaptığımız projelerimiz de oldu. Aralarında tamamlanmak üzere olanlar da var hatta.

Burak Yardımcı: İsmimizi öyle koyduğumuzdan mıdır bilmiyorum, bütün işlerimiz bu ofisin bünyesinde gerçekleşiyor diyebildiğimiz bir durum işlemedi bizim için. Bazen bunun şakasını da yapıyoruz hatta. Ben daha çok, çevremizde farklı işlerde bir araya gelen küçük kümeler olduğunu düşünüyorum.

Ezgi Tezcan: Genç mimarlar arasında bu durumla çok sık karşılaşıyorum. Bunun bir hayatta kalma yöntemi olduğunu ifade edenler de çok ama ofisiniz ismiyle de bu birlikteliğe en baştan vurgu yapıyor. Mimarlık yapma biçimi değişiyor mu sizce bu yönde?

Burak Yardımcı: Bunun bir hayatta kalma yöntemi olmasını elbette anlıyorum ama yine de bu bizim açımızdan geçerli değil. Bu şekilde çalışmasak da hayatta kalabilirdik diye düşünüyorum. Çünkü her şeyden önce bundan zevk alıyoruz, özellikle yarışmalarda tercih ettiğimiz de bir durum bu. Ne kadar çok kişi ve farklı düşünce varsa o kadar iyi işler ortaya çıktığına inanıyoruz. Yoksa biz yarışma kültürünü bu ofisin içinde, bu ofisin imkanları ve beyin gücüyle de ilerletebiliriz ama diğer türlü daha verimli olacağını düşünüyoruz. Bu, neden ismimizin WE’re olduğu, neyi hedeflediğimiz, ofisi kurarken ne düşündüğümüzle de alakalı. Biz bu ofisi kuran iki kişi olabiliriz ama kendimizi ofisin birebir sahibi olarak görmüyoruz ve bu sistem gerçekten çalışıyor, her işte başkaları oluyor, herkesin ismi anılıyor.

Öte yandan işler giderek daha karmaşık hale geliyor. Beceri anlamında da tek başına altından kalkamayacağımız durumlarla karşılaşabiliyoruz hem yarışmalarda hem sektörde iş yaparken, bu durum herkes için geçerli. İşin uzmanlıklarla beslenmesi, bir tür orta yol bulunması verimlilik açısından da iyi oluyor. Üretime dahil olanların farklı alanlarda bilgi sahibi olması süreci besliyor. Dolayısıyla bizim için bir hayatta kalma modeli değil bu; tercihlerimiz doğrultusunda daha çok süregelen bir yöntem.

Ali Önalp: Belki bu eğilimimiz üniversitede katıldığımız yarışmalarda edindiğimiz birlikte çalışma kültüründen de kaynaklanıyor olabilir. Farklı düşünce yapılarıyla çalışmaya, bu düzene ayak uydurmaya bu ofisten önce de teşne idik zaten. Onun da etkisiyle birlikte bu kalabalık olma hali, bilinçli bir tercih. Tabi ki ofisin münferit olarak organize ettiği bazı konular oluyor. Tasarım süreçlerini ortak akılla ve müzakerelerle yürütüyoruz ama idari ve finansal kararlar gibi bir tüzel kişi tarafından alınması gereken kararlarda ofisin kendi sözünü söylemesi de kaçınılmaz oluyor.

Ezgi Tezcan: Yarışmalardan söz etmişken, bu konuda ortak bir eleştiri yarışmaların sayıca çok yetersiz olması. Sizin bu konudaki görüşünüz ne, karşılaştığınız en büyük sorun nedir?

Ali Önalp: Bana kalırsa yarışma konusunun bu denli dert edilmesi çok garip en başta. Dediğiniz gibi zaten az sayıda yarışma açılıyor. Dolayısıyla üzerinde bu kadar çok tartışılacak bir malzeme de yok. Ama bir yarışma sonuçlandıktan sonra insanlar konunun üzerine çok fazla mesai harcıyor; herkes internet ortamında birbirine sataşmaya başlıyor. Evet yarışmalar önemsenmeli, ciddiyetle yapılmalı ama günün sonunda mimarlık camiasının en büyük ve en çözümsüz dertlerinden biri de değil. Hepimiz deniyoruz; oluyorsa oluyor, olmuyorsa olmuyor. Kabul edip devam etmek gerek. Dolayısıyla yarışmalar konusunda benim hissettiğim en büyük problem, bunun çok fazla polemik üretilen bir kanal olması.

Diğer taraftan Avrupa’ya kıyasla, özellikle de son dönemde, gerçekten çok az sayıda yarışma açılıyor. Bu da ister istemez bir yarışma açıldığında insanların oraya hücum etmesi anlamına geliyor ki bu bence iyi bir şey. Rekabet iyi bir rekabetse insanı yüceltiyor.

Bir başka konu da yarışmalar kamu tekelinde gerçekleşiyor. Özel sektörden de bu vizyona sahip insanların yarışmayla iş verme modeline öncülük etmesini arzu ederdim. Çünkü kamunun bu çalışmaları tabi ki çok değerli ama vizyonumuzu farklı bir yöne çevirmek açısından farklı aktörlerden farklı yarışma tipleriyle karşılaşmak ilginç olur diye düşünüyorum.

Burak Yardımcı: Konuya fazla duygusal yaklaşıldığına ben de katılıyorum. Biz de öyle yapıyorduk belki, yarışmadan ödül almak ya da almamak çok önemli oluyor; kazanamadığında çok üzülüyorsun vs. Ama ofisin kendi iş devamlılığının olması bizim yarışmaya da başka bir gözle bakmamıza neden oldu. Artık bir mimarlık hobisi benim için yarışma: Eğlendiğim, kendimi geliştirdiğim, mesleki hayatım boyunca belki hiç karşıma çıkmayacak bir konuya kafa yorduğum bir hobi. Ödül gelirse ne ala. Oysa insanlar buna olması gerektiğinden daha fazla değer biçtikleri için sorun yaşıyorlar. Bir kere, zaten Türkiye’de açılan yarışmaların çok büyük bir kısmı uygulanmıyor; kağıt üzerinde kalıyor ki benim şahsi görüşüme göre bir mimar inşa ettiği binalarla vardır.

Bulgaristan, Varna’da bir proje için açılan yarışmaya katıldık. Ödül alamadık ama 400’ü aşkın katılımcı arasında sıralama yapıldı, ilk 25’te idik. Süreç, şartname, teslim edilen belgeler vs. o kadar profesyonel yönetiliyordu ki şaşırdık. Fakat burada yarışma şartnameleri adeta birbirinin kopyası. Öyle ki bir önceki yarışmada karşılaştığınız sorunlar bir sonraki yarışmada yine karşınıza çıkıyor. Sorunlara aşina olmuş vaziyetteyiz; sistemin açıklarını kollayan stratejiler gelişmiş durumda. Bu durum da yarışmayı açan kurumların ya yarışma kültürünü çok iyi bilmemesinden ya da yarışmaya önem vermemesinden kaynaklanıyor. Nihayetinde de çok azı inşa ediliyor. Kaldı ki diğer taraftan çok büyük bir inşaat sektörü var ama inşa edilen yapıların çok azı mimari ofislerce tasarlanıyor. Yarışmaları bununla oranladığınızda da sayıca az olmaları şaşırtıcı değil. Bu şartlar altında yarışmaların bir ofisi devir daim eden bir iş kalemi olabileceğini düşünmüyorum. Ofisinizi sürekli yarışmayla canlı tutamazsınız.

Ali Önalp: Bu kadar az yarışmanın açıldığı bir ortamda yarışmanın mali getirisine güvenerek strateji geliştirmek yanlış olur.

Burak Yardımcı: Sekiz yıldır yarışmaları takip ediyorum, bu kadar seyrek yarışma açılan başka bir dönem daha görmedim. Tam tersi, inşaat piyasasının canlılığını kaybettiği dönemlerde yarışmalar yoğunlaşırdı. Şimdi sektör de durgun, bu iki kanal birbirinin alternatifi de olamıyor. Ayakta durmanın oldukça zor olduğu bir dönem.

Ezgi Tezcan: Bugün böylesi bir durgun dönemden geçerken Türkiye’de mimarlık ortamının geleceğini nasıl görüyorsunuz peki?

Burak Yardımcı: Önce daha geniş bir pencereden bakarsak bence tasarıma giderek daha fazla değer veriliyor ve bu anlamda iyi bir gelecek bekliyorum. Ben üniversite sınavından sonra mimarlık tercih etmeyi düşünmüyordum, ağabeyim ile konuştuğumuzu hatırlarım, “Şu an belki sıkıntılı bir dönem ama tasarım giderek değer kazanıyor, mimarlığı yazabilirsin.” diye tavsiye vermişti, kendisi de mimardır. O günden bugüne, daha iyi bir noktaya geldiğimizi görüyorum. Dünyada tasarıma verilen değer artacak, bu işi nitelikli yapanların sayısı da azalacak diye düşünüyorum. Tasarım Türkiye’de de daha fazla insanın gündeminde ya da zorunlu olarak hizmet alınması gereken bir alan haline geldi.

Mimarlığın yapılma biçimini değerlendirdiğimizde Batı’ya oranla neredeyiz, yaklaşıyor muyuz diye soruyorsanız, yaklaşabildiğimizi düşünmüyorum. Hala teknolojiyi çok geriden takip ediyoruz. Ar-Ge çalışmaları tüm sektörde çok az yere sahip. Robotik teknolojilerinden bahsetmeye başladık okullarda ama bence çok geç kalındı. Bir özeleştiri yapmak gerekir ki bizim jenerasyonumuz da ipin ucunu daha sıkı tutmalıydı ama ekonomik etkenler, taleplerin hiç o yünde olmaması gibi birçok etkenle yüzleşmek zorundayız.

Mimarlık ülkenin içinde bulunduğu durumlardan bağımsız değil. Birer tohuma benzetiyorum ben bizleri, bir de toprak var o da ülke; tohumun ne kadar verimli olduğunun kendi başına bir önemi yok, toprak da iyi olacak ki tohum daha iyi filizlenebilsin. Ama burada toprağın durumu hiç belli olmuyor, bazen çok verimli oluyor bazen hiç verimli olmuyor, bir bakıyorsunuz nadasa çıkıyor.
Ali Önalp: Katılıyorum büyük oranda ben de Burak’a. Türkiye’de kaliteli hizmete duyulan ihtiyaç ve talep giderek artıyor fakat dünyayı yakalamak konusuna gelince; yeniliğe ve bilime bakışımız, araştırma isteğimiz o kadar zayıf ki ara, kapanmak şöyle dursun bana kalırsa giderek açılıyor. Radikal bir atılım yapamayacaksak da burada kendi çapında iyi işler yapmaya çalışan insanlar olarak kalacağız; mimarlık alanında Batı ile yarışamadığımız kesin.