Sosyal Medya

nisan/2019
/bülten

SÖYLEŞİ

Çeşitlilik Temelinde

Archist ofisinin kurucu ortaklarından Ceyhan Gönen ile mimarlık eğitiminden itibaren çeşitlenen profesyonel deneyimlerini konuştuk.

Ezgi Tezcan: Ofisi kurma kararı nasıl ortaya çıktı, ortağınız Cenk Aykut ile nasıl bir araya geldiniz?

Ceyhan Gönen: İkimiz de EAA’da çalışıyorduk; Cenk dört senedir, ben iki. Bu sırada oradan ayrı bir cami projesi geldi, ben yüksek lisansı yeni bitirmiştim. O dönemde tecrübeme güvenmiyordum ve uzakta olduğum için ne kadar tasarlandığı gibi üretilebileceğinden da emin değildim. Konsept ve avan projelerini ben üstlendim, uygulama projesi ve uygulama kontrol işi için yerel bir mimardan yardım aldım ve bu sayede EAA’da da çalışmaya devam ettim. Sonra ilk projemiz olan, Gümüşsuyu’nda tamamladığımız otel projesi geldi. Cenk EAA’da proje sorumlusuydu ve önceden çalıştığı ofisinden tecrübesi de vardı bu konuda: Beyoğlu bölgesinde eski binaları konaklama işleviyle dönüştürüyorlardı. O da bu projeye olumlu bakınca konsept üzerinde ofis dışı saatlerimizde çalışmaya başladık ve tasarım beğenilince işi aldık. Şantiyeden de sorumlu olmak istediğimiz için EAA’dan ayrıldık. O dönem turizm yatırımları da fazlaydı, dolayısıyla inşa edilmiş bir projeyle başlama güveni ve motivasyonuyla ofisi kurduk.

Ezgi Tezcan: Genç ofisler arasında ağırlık olarak iki ana iş yapma biçimi görüyorum. Ya daha küçük ölçekli işlerle ilerleyip zaman içinde büyüyor ofisler ya da yarışma projeleri ağır basıyor. Siz ilerleyen dönemde nasıl bir yol izlediniz?

Ceyhan Gönen: Bizim en büyük avantajımızın çok yönlü olmak olduğunu düşünüyorum. Yarışmacı ekipler genel olarak mimarlık eğitiminden gelen “yıldız mimar olma” motivasyonuyla önce büyük tasarım ofislerinde çalışırlar, ardından ayrılıp kendileri yarışma projeleri yaparlar. Bu başarılı olursa çok iyi ama Türkiye koşullarında çok gerçekçi değil. Üzerine oynamak için çok düşük bir ihtimal bana sorarsanız. Biz hiçbir işi ayırt etmedik bu dönemde, küçük tadilat işlerimiz de oldu, uygulama projeleri de yaptık. Hatta bir dönem farklı ortaklarla büyük ölçekli bina projeleri üzerine de çalıştık. Bunun yanı sıra Samsun’da kentsel tasarım yarışmasına katılıp ödül de aldık. Önceki ofislerimizden elde ettiğimiz deneyim de ölçekler arası, bütüncül bir yaklaşımı beraberinde getirdi.

Ezgi Tezcan: Mimarlık eğitiminiz boyunca da farklı pek çok okulda bulunmuşsunuz. Bu farklı ekoller neler kattı, her biri birbirinden farklı yaklaşımlar sundu mu?

Ceyhan Gönen: Önce dezavantajını söyleyeyim: “Şu” okulluyum diyemedim. Bir anlamda, normal üniversite hayatı yaşamadım. Bir yandan çok dağınık bir süreç oldu ama bir yandan da farklı okulların farklı yaklaşımlarını da gördüm. Eskişehir Anadolu Üniversitesi de diğer okullara benzer kaygıları taşıyordu ama mimarlık eğitiminde fiziksel ve sosyal ortamın da büyük önemi var. Yıldız Teknik Üniversitesi’nin ya da İstanbul Teknik Üniversitesi’nin çok farklı bir atmosferi var. YTÜ’de çıtayı çok yükseğe taşıyan öğrenciler vardı ve o çıtaya ulaşmak için çalışırdım. Bilgisayar ortamında tasarım ve sunum teknikleri dahi ilk başlarda beni şaşırtmıştı. “Ben hiçbir şey bilmiyormuşum” dediğimi hatırlıyorum. Erasmus da bu anlamda çok büyük bir deneyimdi. Viyana Teknik Üniversitesi öğrencilerinden bazıları zaten lisede de teknik bir eğitim almışlardı, teknikerlik eğitiminin ardından üniversiteye başlamışlar. AA’deki yüksek lisansta da, YTÜ’de aşırı teknik bir eğitim aldığımızı fark ettim, tasarım düşüncesi daha arka planda kalıyormuş. Akademik metin okuma ve yazma deneyimim de yoktu. AA’in tasarım yaklaşımı daha çok fikir üzerine kurulu; Bir düşünce var ve onu somutlaştırmak esas. YTÜ’de ise sanki sınırları tanımlı bir kütle var, onu biçimlendirmeye çalışıyorsunuz.

Ezgi Tezcan: Tüm bunlar profesyonel hayatınıza nasıl yansıdı? Tasarım süreçlerinde nasıl bir yol izliyorsunuz?

Ceyhan Gönen: Bunu ben de sürekli sorguluyorum. Açıkçası yüksek lisans eğitimi boyunca deneyimlediklerimin bir kısmını pratikte kullanamadığımı düşünüyorum. Türkiye’de mimarlık ortamının, büyük ölçüde yapı stoku üretimine dayalı olması da bir etken. Biraz da benim okuldan sonra çalışmaya başladığım ofisle ilgili tercihimin de etkisi var sanırım. Bir sebep de çoğunlukla bolca kısıtlaması olan benzer yapı tiplerinde işler alabilmemiz.

Ezgi Tezcan: Sizin peki araştırmaya dayalı bir pratiğiniz var mı? Bildiğim kadarıyla atölye yürütücülüğü yapıyorsunuz, orada nasıl bir yaklaşım izliyorsunuz?

Ceyhan Gönen: Evet, yüksek lisans ve şimdi devam eden doktora çalışmamın bir uzantısı oldu bu ve çok iyi geldi. Her şeyden önce okula, en başa dönmek gibi oluyor benim için. Sürekli uygulama yaptığınız dönemlerde böyle bir tasarım eğitimi ortamı içine girmek çok keyifli ve heyecanlı.

Ezgi Tezcan: Türkiye’de mimarlık ve tasarım ortamını nasıl değerlendiriyorsunuz peki bu bağlamda? Ceyhan Gönen: Eğitimle başlıyor bence. Bir kere tüm öğrencilere “yıldız mimar” motivasyonu yüklememek lazım, mimarlık içinde bir sürü farklı pratik var, yapılabilecek bir sürü iş var. Fakat herkes “tasarımcı” olmaya çalışıyor ve diğer bütün seçenekler bir anlamda beğenilmiyor. Oysa teknik detayların ve uygulamanın başında da bir mimar olmalı ve o da işini severek yapmalı. Detay ve uygulama da bir tasarım konusu ve bu eğitimi almış kişilerin elinde çok daha nitelikli oluyor. Her mezununun da mimar olmaması gerekir diye düşünüyorum. Bir mimarlık ruhsatı olması gerek bana sorarsanız; okul sayısı kontrol altına alınamıyorsa, en azından okul sonrası yetkinlik sınavı yapabilirsiniz. Dünyada da örnekleri var.

Türkiye mimarlık ortamının aktörlerini de çok tanımıyorum açıkçası. Benim kafamda oluşturduğum hayali gruplar var: aileden mimar yetişen ve birbirini iyi tanıyan bir grup, internet üzerinden örgütlenen bol ödüllü yarışmacı ekipler -ki bu iki grup da tasarım kaygısı olanlar- bir de tanımadıklarımız/önemsemediklerimiz. Piyasayı domine eden de esas onlar: tanımadıklarımız. İşverenlerle araları çok iyi ve kentte en çok o grubun izi var.

Yapılmış bir projenin üretilmesi de çok zor bu ortamda üstelik. O kadar fazla potansiyel işimiz oldu örneğin; bir sürü konsept projemiz var ve bunlardan kaç tanesi sözleşmeye dönüşebildi, sözleşmeye dökülenlerden kaç tanesi gerçekleşti. Bunun da tabi en önemli nedeni iş ahlakı anlayışı, bu nedenle ofis kurmak gerçekten çok zor.