Sosyal Medya

haziran/2018
/bülten

SÖYLEŞİ

Çok Yönlü Anlatıların Peşinde

Oda Mimarlık kurucusu Yiğit Öztürk, farklı açılımlara olanak tanıyan bir anlayış üzerine inşa ettiği pratiğini anlatıyor ve mimari görselleştirme üzerine değerlendirmelerini aktarıyor.

Ezgi Tezcan: İlk soru ofisin kuruluş hikayesi üzerine: Mezun olduktan sonra profesyonel hayatınız nasıl ilerledi ve ardından Oda’nın kurulması nasıl gerçekleşti?

Yiğit Öztürk: Öğrencilik dönemimde stajyer, yarı zamanlı ve tam zamanlı olarak 2007 senesinden itibaren Bünyamin Derman ile çalıştım. Bu sırada yüksek lisansımı tamamladım, yurtdışına gittim geldim ve 2012 senesinde yollarımız ayrıldı. İki yıl kadar serbest çalıştıktan sonra ofisi kurdum.

Ezgi Tezcan: Web sitenizde Oda’nın temelinin mimarlığın çoğulluğuna dayandığını ifade etmişsiniz. Burada anlatmak istediğiniz nedir?

Yiğit Öztürk: Lisans eğitimi boyunca Gotik, Barok dönemlerin ardından modern mimarlık ile birlikte bütün mimarlık ritüelinin alt üst olduğu; evrensel bir mimarlık yaratıldığı şeklinde bir anlatı sunuldu bize. Daha sonra Yıldız Teknik Üniversitesi’nde yüksek lisans eğitimimde Bülent Tanju ve Uğur Tanyeli’nin öğrencisi olma şansı buldum ve onlar bu tekil konstrüksiyonu –mimarlıkla ilgili öğretilen bu doğrusal anlatıyı- eleştirel bir bakış açısı ile yorumlamaya teşvik ediyorlardı. Çoğulluk da ona bir gönderme: Modern dediğimiz aslında bir mimarlık yapma stili. Barok dönemde nasıl belli başlı yapı yöntemleri ya da geometriler üzerine çalışıldı ise modern mimarlıkta da belli başlı yöntemler ve modülasyon var. Ki aslıda modülasyon bütün stillerde geçerli: Gotik kaburgalar da modüler bu anlamda. Çok farklı yapılmış olduklarını düşünsek de sonuçta bunu üretecek olan da insan ve onun da sınırlı bir zamanı var. Belki 20 sene ama o sürede yine benzer elemanlar üreterek inşa edebiliyor.

Mezun olduktan sonra profesyonel hayata atıldığımda da şunu gördüm, herkes kendi bildiği şekilde mimarlık yapıyor. Doğru bir mimarlıktan söz etmek bir çocuğa masal anlatmaktan farksız. Çoğulluktan kastım da bu; mimarlıkta farklı tasarım teknikleri kullanmak. Bu aynı zamanda Türkiye’de çalışmanın da bir getirisi belki de. BIG’in portfolyosunu incelediğinizde örneğin ne kadar birbirinden farklı işler de üretse altyapısında fikir aynı olduğu için bu devamlılığı yakalayabiliyorsunuz. Ama burada devamlılıktan söz etmek zor; farklı mekanlarda farklı çözüm önerileri geliştiriyorsunuz.

Ezgi Tezcan: Peki bu yaklaşım pratiğinize nasıl yansıyor?

Yiğit Öztürk: İki farklı projemizden örnek verebilirim. Cihangir’de çizdiğimiz bir proje var. Beyoğlu’nda tip imar planının yanı sıra Koruma Amaçlı İmar Planı’na uyarak proje gerçekleştirebilirsiniz ancak. Le Corbusier sadece çok yetenekli bir mimar olarak, burada nasıl bir proje geliştirirdi çok merak ediyorum. Açıkçası o alanda çok bir şansınız yok: yönetmelikte yapılması gerekenler açık bir biçimde tarif edilmiş. Altı metreden uzun konsol yapılamaz ve çıkmalar kapalı olmak zorunda diyor; cumbalar görmek istiyor. Burada böyle bir tarifle proje yapıyorsunuz. Ardından Lapseki Belediyesi’nin yeni projesini çalıştık. Orada daha serbestsiniz. Dolayısıyla bunlar arasında tutarlılık sağlamak bence çok mümkün değil. Evrensel bir mimarlık üretmek; hatta evrenselliği geçelim, ülkemizde kentler arasında bile benzer iş üretmek zor. Kötü mü bu? Değil tabi hatta son derece güzel. Demek ki bir anlamda vernaküler mimarlıklar oluşmuş.

Ezgi Tezcan: Bu çoğulluğu gençler arasında da gözlemliyor musunuz? Bir önceki neslin tanınmış, büyük ofis yapısı yerine zaman zaman bir araya gelip sonra dağılan bir ağ var. Bu iletişim ağı ve iş yapma biçimi daha farklı bir ortamın kapılarını aralar mı sizce?

Yiğit Öztürk: Ben bu durumu gerilla taktiklerinden ziyade, ortamın getirdiği bir koşul olarak görüyorum. Bir arkadaşımıza bir iş geliyor ve ofis içinde bunu yapabilecek kapasiteye ulaşamıyor. Neticede belki on mimar istihdam etmesi gerek ama maddi olarak iş ancak üç mimarın geçimini sağlıyor. Bu durumda ofisler bir araya geliyor. Duygusal bir bağ aramamak ya da yüceleştirmemek lazım, bu daha çok hayatta kalmakla ilgili.

Ama yarışmaları bundan ayrı tutmak lazım. Yarışma projesi çizmek insanı çok yoran ve zorlayan bir şey, günün sonunda devam edebiliyorsanız hayata tutunmuşsunuz demektir. Bu tip birliktelikler bu süreçte işin rehavetini alıyor, iş bölümü yapıyorsunuz yükü paylaşıyorsunuz. A2 Tasarım ile Antalya Expo Kulesi’ni çizdik ve ikincilik ödülü kazandık. Çok keyifli bir süreçti.

Ezgi Tezcan: Bir yandan da görselleştirme çalışmaları yapıyorsunuz? Bir dönem özellikle render’a karşı bir tavır da gelişti mimarlık ortamında, bir tür mekansal yanılgı yarattığına dair. Zumthor’un özellikle mimarlık temsilerinde maket kullanılması, render’dan tümüyle vazgeçilmesi gerektiği yönünde de açıklamaları oldu. Sizin mimari temsil konusundaki görüşleriniz neler?

Yiğit Öztürk: Temsile dair bu sorun, mimarlığı belli bir zamanda ortaya çıkmış yapma biçimleri üzerinden tanımlayacaksak doğru. Render, İngilizler ve Amerikanlar için el çizimi demek. Büyük ihtimalle de çok beğenilse de, uzun zaman aldığı için tercih edilmiyormuş. Maket yapmak daha kolay. Kendinizi en basit malzemelerle en hızlı şekilde ifade edebiliyorsunuz. Bugün ise render daha pahalı bir yöntem, her şeyden önce render yapmak için bir sistem kurmanız ya da render yapacak biriyle anlaşmanız lazım. Sadece bir yöntemin peşinden gitmek tercih ediliyorsa buna saygım da var ama render ile maket tartıya koysak biri daha ağır, diğeri daha hafif diyemem. Her birinin kendi getirileri var.

İyi bir render, yalnız işvereni değil mimarı da projeye daha fazla bağlıyor. Yaptığınız projeyi modelleme programının arayüzüne baktığınızda anlayabiliyorsunuz. Render ise o soluk arayüzlerde gördüğümüz durumu, gerçek hayata yakınlaştırıyor. Özellikle render yapan kişi fotoğraf ve ışık durumuna hakimse mimara geri bildirim verebilecek üretimler ortaya çıkıyor. Şunu anlarım: Kentsel tasarım projesini render ya da dijital modellerle çözmek çok zor. 1/1000 ölçekli çalıştığınız bir projede, maket üzerinden ölçeği anlamak çok daha kolay oluyor. Ama bunun da çözümü var. VR teknolojisi geliyor ve artık gözlüklerimizi takıp inceleyeceğiz projeleri. Mimarlık teknolojiye sırtını döndüğü vakit, bir sıkıntı mutlaka oluşuyor. Teknolojiyi ne kadar mimarlıktan çıkarabilirsiniz? Ben bu isteği çok hayalperest buluyorum.

Ezgi Tezcan: Peki Türkiye’deki mimarlık ortamını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Yiğit Öztürk: 1985 yılında doğdum, yaklaşık 20 senedir de çevremi gözlemliyorum ve açıkçası değişen pek bir şey görmüyorum. Mimarlık bana kalırsa düzen isteyen bir meslek; gelişigüzel bir biçimde ya da hissiyatlar ile yapılabileceğine ben inanmıyorum. Çizdiğimiz her çizginin bir anlamı var ve biz bunun sorumluluğunu kabul ederiz. Nihayetinde projedeki bir çizginiz gerçekte alçıpan bir duvar oluyor örneğin ve onun üretimini, birleşim detayını bilmiyorsanız yandınız. İstediğiniz sonucu elde edemezsiniz çünkü usta kendi bildiği gibi yapıp geçer. Benim mimarlık camiasına yönelik en ciddi eleştirim şu olur: Kendimizi kandırıyoruz. Söylediklerimin hiçbirinden kendimi ayırmıyorum, aynı hataları ben de yaptım elbette ama hayal dünyasının içinde yaşıyoruz. Ben Mimarlar Odası’nın yerinde olsam örneğin, kalifiye ara eleman yetiştirme programı açarım. Uygulamadaki sıkıntının farkında olmadan, ya da bu sıkıntıya sırtımızı dönerek yaptığımız mimarlıklar bizi bu çevreyle karşı karşıya bırakıyor.

Öte yandan kültürel olarak evet ile hayır arasında farklı seçeneklerimiz olduğunu da bilmiyoruz. Hayır da diyemiyoruz üstelik. Yüksek lisans eğitiminin kattığı şeylerden biri de bu oldu bana. Mimar ve işveren arasında da bu durumdan kaynaklanan sıkıntılı bir durum var Türkiye’de, kimse kendini kandırmasın. Çok yetenekli mimarlarımız var fakat iş yoğunluğu had safhada. Kendimizi harcıyoruz çünkü bize böyle öğretildi. Mimar dediğiniz insanın hayatı mimarlık olmalı dendi bir kere, oysa mimarlık dediğiniz meslek değil mi? Mimarlık, meslekten öte herkesin ondan bir şekilde nemalandığı bir meta durumunda. Sömürü düzeninin temelinde de bu var zaten. Oysa mesleği severek yapmak ve şahsi hayatımızla meslek hayatımızı birbirinden ayırmak gerekiyor.

Ama iyi tarafından bakarsak, mimarlığın en keyifli tarafı yarışmalar. Günümüzde Türk mimarlığını bir yere getirecek olan bence bu kanal. Yarışmalarda çok yoğun eleştiriler de oluyor aynı tipolojiler, malzemeler, formlar tekrar ediliyor, hatta çalınıyor diye ama bana kalırsa burada sevinilmesi gereken bir durum var: Demek ki yerel anlamda bazı konularda bazı doğrular oluşmaya başlamış. Yarışma pratiği ne kadar canlanırsa insanlar da mimarlığa karşı o kadar heveslenirler, varsın ödülleri az olsun ama daha çok yarışma olsun. Zaten gri bir çevrede yaşıyoruz, bu ortamı ancak yarışmalar renklendirecektir.