Sosyal Medya

kasım/2018
/bülten

SÖYLEŞİ

Detaylarda Niteliği Aramak

Epigram ofisinin kurucusu Merve Akdağ Öner ile genç mimarlık ofislerinin karşılaştığı zorlukları, araştırma ve geliştirmenin tasarımın ve çevrenin niteliğine kazandıracaklarını konuştuk.

Ezgi Tezcan: Katılımcı mimarlık süreçlerini ön plana çıkaran bir pratiğiniz var, dolayısıyla arka planda Epigram’ı şekillendiren farklı düşünceler nelerdi, bunları açar mısınız?

Merve Akdağ Öner: Epigram'da yere özgü, sosyo-kültürel bütünlük içinde ve çağcıl ihtiyaçları karşılayan tasarımlar geliştirmeyi hedefliyoruz. 2011’den beri ilerlettiğimiz “Tasarım Yarışmaları” ve 2014’ten beri yürüttüğümüz “Şehrine Ses Ver” adlarında iki platformumuz var. Bunların artık bir çatı altında toplanması, mimari ve tasarım projelendirme süreçleri ile birlikte daha ileri aşamaya geçmesi gerektiğini düşündük. Böylece hem mimarlık ve endüstriyel tasarımı hem de disiplinlerarası stratejileri bir araya getireceğimiz Epigram’ı 2015'te çatı şirketimiz olarak kurduk. Epigram'da öncelikle kamusal projelere önem vermeye çalışıyoruz. Tekil yapılardansa kamuya dokunan yapılar geliştirmeyi daha çok tercih ediyoruz. Projelerde de mümkün olduğunca mimar, iç mimar, endüstriyel tasarımcı, peyzaj mimarı gibi meslek gruplarıyla bir arada çalışmaya gayret ediyoruz. Birikimimizi yenilikçi bir yaklaşımla, şu anın ihtiyaçlarına cevap verebileceğimiz projelere dökebilmeyi amaçlıyoruz. Ofisi ilk kurduğumuzda eşim Ertunç ile ikimiz başladık, ama zamanla ekibimiz genişledi. Kamp alanları, kültür merkezi veya aktarma istasyonları gibi kamusal ölçekli ve butik projeler çalıştık. Türkiye şartlarında ilk kurulan küçük ofisler adım adım ilerleyebiliyor; biz de o şekilde ilerliyoruz.

Ezgi Tezcan: “Şehrine Ses Ver” platformunu anlatır mısınız biraz, nasıl işliyor? Orada neler yapıyorsunuz, ne zaman kurdunuz?

Merve Akdağ Öner: “Şehrine Ses Ver”in hikayesi aslında “Tasarım Yarışmaları” ile başladı. Tasarım alanında açılan tüm yarışmaların bir arada görülebileceği bir platform kurmak istedik öğrencilik yıllarımızda. Mimarizm ve Arkitera vardı ama onlar daha çok mimari konulara dönüklerdi. Dolayısıyla grafik veya moda tasarım, endüstriyel tasarım, iç mimarlık ve mimarlık yarışmalarını tek bir yerde toplamaktı amacımız. Ve bu çok iyi gelişme gösterdi, mezun olduktan sonra daha çok Ertunç ilerletti. Daha o zamanlar eksikliğini hissettiğimiz şey ise tasarımcıların bir araya gelip iş üretmesiydi. “Şehrine Ses Ver” de bu fikirle şekillendi. O sırada Gezi Parkı gibi çeşitli olaylar aracılığıyla Türkiye’deki kamusal zemin yükseldi. Buradan hareketle biz de ilk olarak Kadıköy’de bir infografi atölyesi düzenledik: “Şehirdeki bilgiyi insanlara aktarmak ve insanların birlikte çalışıp üretebilmesi için kentsel infografik bir sistem olarak geliştirilebilir mi?” dedik. Nihayetinde atölye beklediğimizden daha verimli geçti, zaman içinde şehir dışından da bu fikri nasıl geliştirebileceğini sormak için yazanlar da oldu. Ardından altı atölye ve bir yaz okulu ile farklı şehirlerde çalışmalar yaptık. Farklı tasarım disiplinlerinden insanların bir araya gelmesinden çok güzel ışıklar, parıltılar ortaya çıkmaya başladı. Mezuniyetten sonra herkes kendi alanında çalışıyor ama örneğin bir peyzaj mimarı mekanı düzenlerken ne düşünüyor, onu algılamakta zorlanılıyor. Bunu kırmaya, fikirlerin bir araya gelmesi için fırsatlar yaratmaya çabalıyoruz. Aldığımız güzel geri dönüşlerle de bunu belediyelerle birlikte yürüttüğümüz kamusal alan tasarımlarına dönüştürmeye çalışıyoruz.

Ezgi Tezcan: Yerel yönetimler ile işbirliği kurduğunuzda atölye çıktılarını da hayata geçirme şansınız daha olası.

Merve Akdağ Öner: Evet, öyle. Bilgi Üniversitesi bünyesinde Kültür Politikaları ve Yönetimi Merkezi var; burada Asu Aksoy ve ekibi ile Esenler Belediyesi de dahil olmak üzere çeşitli belediyelerin ilçe sınırları içinde kamusal ve yeşil alan kesişimlerinin analizlerini gerçekleştirdik örneğin. Bu analizler ışığında orada bir ağ oluşturduk: Hangi alanın kentsel hafızayla beslenerek neye dönüşebileceği üzerine öngörüler sunduk. Daha çok okul-park birlikteliği üzerinde durduk. Şu anda bu çalışmalarımız ilerleme aşamasında.

Ezgi Tezcan: Katılımcı süreçlerle ya da yerel yönetimlerle kurduğunuz ilişkiler aracılığıyla yapılı çevredeki birtakım ihtiyaçların analiz edilmesi, sorgulanmaya başlanması olumlu gelişmeler. Böyle bir çerçeveden değerlendirdiğinizde Türkiye’de mimarlık ve tasarım ortamını nasıl görüyorsunuz?

Merve Akdağ Öner: Türkiye’de mimarlık ortamı açısından özellikle genç ofisler oldukça güç bir tablo ile karşı karşıyalar diyebilirim. Her şeyden önce daha fazla yenilikçi fikrin gündeme gelebileceği bir ortama ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum fakat genç ofisler için özellikle bu yollar çok sınırlı. Özetle iki yolla iş geliştirmek mümkün gibi görünüyor: Bir tanesi standart adımları izlemek, ancak burada zaten önünüzde büyük ve tanınan ofisler var. Bugün gündemde olan yapı ruhsat projelerinde çoğu yerin kim tarafından gerçekleştirileceği dahi belli oluyor. İkinci yol ise çerçeveyi biraz daha genişleterek, büyük ölçekli işlerin parçası olmak. Bir müzenin yalnızca yönlendirme tasarımını gerçekleştirmek örneğin bize de heyecan veriyor. Onun dışında söz daha çok inşaat firmalarında veya ihalelerde, onların vizyonunu açmadan farklı bir dil geliştirmek veya yenilikçi bir düşüncenin ortama eklenmesi çok kolay değil.

Son zamanlarda açılan tasarım yarışmalarında yavaş yavaş yenilikçi bakış açılarına doğru bir yönelim gözlemlemeye başladık. Bu güzel bir gelişme. Her ne kadar yarışma süreci yorucu ve maliyetli olsa da bu tip projelerde küçük ofislere şans verilmesi açısından da çok önemli.

Ezgi Tezcan: Yarışmaların önemli bir avantajı da bu öyle değil mi? Genç ofislerin ağırlıklı olarak yarışma pratiği içinde olmasının da bir sebebi bu; tanınırlık artıyor ve referans proje olarak iş kanallarının açılmasına vesile oluyor bir yandan da.

Merve Akdağ Öner: Yarışmalar deneyim kazanma şansı yaratıyor her şeyden önce. Fakat eğer elinizde başka işler varsa, bir tercih yapmanız gerekebiliyor: Ofise kaynak sağlamak mı, yarışma deneyimi mi? Bu noktada yarışmayı tercih etmek çok kolay değil. Ama mühim olan yarışma mantığını yapılı çevreyi oluşturan öğelerin tasarım süreçlerine aktarabilmek. Örneğin bir yılda yüz bin konut yapılıyorsa bunun bir kısmını ihtiyacı karşılamak için eldeki imkanlarla hızlıca temin ederken bir kısmını da mimarinin gelişmesine olanak sağlayacak, yapı elemanlarında ve malzemelerde detay çözümlerini geliştirecek şekilde zamana yaymak neden mümkün olmasın? Bu kadar çok inşaat üretimi yapılan bir ortamda bu tip Ar-Ge faaliyetlerinin daha çok olmasını umuyorum ama ithal sistemlerle çalışmaya devam ediyoruz. Zaten bu sistemleri geliştirebilseydik, bugün içinde bulunduğumuz krizi de yaşamayacaktık belki de.

Ezgi Tezcan: Her şeyi daha hızlı yapma çabasıyla mimarlığın Ar-Ge’sini geri plana atıyoruz.

Merve Akdağ Öner: Katılıyorum. Epigram’ı kurmadan önce, Denizli’de Otizmli Çocuklar Merkezi projesinde Cengiz Bektaş ile birebir çalıştım. Cengiz Bey’in her aşamada malzeme ve mekanla ilgili geliştirici görüşmeleri oluyordu üretici firmalarla. Afrodisias Müzesi’nde örneğin cephede seramik paneller vardır, o proje için özel olarak imal edilmişler.

Ezgi Tezcan: Mimari çözümler bu tip detayları düşünerek geliştirilecekken hız devreye girdiğinde standartlaşmış fakat kullanıcısının ihtiyacına tam anlamıyla cevap veremeyen yapılar çıkıyor ortaya. Ama bu sadece mimarların da elinde olan bir şey değil, tüm paydaşların -işverenden mimara, yüklenicilere ve ustalara kadar- birlikte yürütmesi gereken bir süreç bu.

Merve Akdağ Öner: Hız gerçekten önemli, ne yazık ki ortamın temel dinamiği bu. Bizim de kaçabildiğimiz bir durum olduğunu söyleyemem. Fakat özel detaylar geliştirdiğinizde herkes için daha keyifli ilerliyor işler. Geçtiğimiz dönemde dalgalı duvar formları olan bir projenin uygulamasını gerçekleştirdik. Özel işçilik gerektiriyordu ve ustalar da yaparken büyük heyecan duydular, yorumlar yaptılar, sonucu merak ederek çalıştılar. Tüm projelerde bunu ne kadar sağlayabildiğimizi sorgulamamız gerekiyor sanırım.

Ezgi Tezcan: Gelecekte neler yapmak istiyorsunuz peki?

Merve Akdağ Öner: İlerleyen dönemlerde beklentimiz kamusal ölçekli projelerimizin sayısının artması. Özellikle insan hayatına yakından dokunan işler içinde olmayı seviyoruz. Projelerimizin yaşam biçimlerimizle, kendi yaşadığımız yerle paralel ilerlemesi gerektiğini düşünüyorum. Epigram'ı da buna uygun şekillendirmeye çalışıyoruz. Örneğin, ofiste bir kadın ve çocuk merkezi tasarlamaya giriştiğinizde, daha kendi ofisinizdeki kadın arkadaşlarınız çocuklarıyla verimli vakit geçirecek imkanlara sahip değilse projeye bu yansıyor. Hem çalışanlarımızın özlük hakları sağlanarak hem de işverenlerin güvenleriyle verimli işler çıkarmaya çalışıyoruz. Ancak kaliteli bir tutarlılıkla bir şeyleri geliştirebileceğimizi düşünüyorum.