Sosyal Medya

aralık/2017
/bülten

  • Lüleburgaz Sanat Akademisi
  • Ahlat Gençlik Kampı
  • Çaycuma Bilim Merkezi
  • Merzifon İş ve Yaşam Merkezi
  • Selçuk Gençlik Merkezi
  • Ekol Lojistik - Yalova Limanı Yönetim Binası
  • Lüleburgaz Otobüs Terminali
  • Muratpaşa Opera ve Tiyatro İşliği
  • Rasa Stüdyo - Tuna Han Koç ve Fatma Zeynep Altınbaşlı
SÖYLEŞİ

Kavramsal Düşünceye Doğru

Rasa Stüdyo kurucuları Tuna Han Koç ve Fatma Zeynep Altınbaşlı, mimarlık eğitiminden yarışmalara ve profesyonel üretime uzanan ve ortamı şekillendiren dinamiklere değiniyorlar.

Ezgi Tezcan: Rasa Stüdyo’nun hikayesinden başlayalım. Nasıl doğdu ofis kurma fikri?

Tuna Han Koç: Eski ekip arkadaşlarımla Kolektif Mimarlar’ı kurma amacımız yarışma çizmek için bir araya gelmekti. Bu nedenle başka işler alma gibi bir planımız yoktu açıkçası. Ofis kurulmadan önce her birimiz başka yerlerde çalışıyorduk dolayısıyla akşam işten dönüp toplanıyor, hep beraber proje çiziyorduk fakat bu şekilde yaptığımız işlerden istediğimiz verimi alamadık. Bunun üzerine ofis kurup tüm mesaimizi katılacağımız yarışma projelerine harcamaya karar verdik. İlk üç yılımız bu şekilde, oldukça verimli geçti. Çok fazla üretim yaptık, karşılığını da nispeten aldık. Motivasyonumuz çok yüksekti. Çok arzu ettiğiniz ve arzu ettiğiniz şeye gereken mesaiyi harcadığınız zaman kazanıyorsunuz.

Daha sonra Kolektif Mimarlar’dan ayrıldım ve Zeynep ile bir araya gelerek Rasa Stüdyo’yu kurduk. İkimiz de yarışma çizmek istiyorduk. Fakat ben öğrendiğim alıştığım kodlardan kurtulmak istiyordum. Böylece Rasa’yla birlikte benim için her şey yeniden başlamış oldu.

Fakat değişmeyen bir şey var: Yarışma kazandıkça tecrübeniz artıyor fakat kazandıklarınızdan çok, kazanamadığınız projelerden öğrendiğiniz de bir gerçek. Çünkü kazandığınız projelere bir daha dönüp bakmıyorsunuz ama kazanamadığınız zaman o projeyi defalarca yeniden gözden geçiriyorsunuz: Kazanan projelere bakıyorsunuz, kendinizinkine bakıyorsunuz, sürekli üzerine düşünüyorsunuz. Yarışmayı kazandığınızda ise süreç bu şekilde işlemiyor; kazandığınız noktada bitiyor, donuyor.

Yarışmalar dışında piyasaya çeşitli işler de yapıyoruz. Bunlar, yarışma projelerinden bir şekilde ayrışıyorlar. Bir yarışma projesi çizdiğinizde karşılıksız bir iş yapıyorsunuz; o işe mesai, emek ve para harcıyorsunuz. Özellikle de son bir iki yıldır yarışma maliyetleri oldukça arttı. Paftalar, çıktılar, maketler, şartname bedelleri… Ancak bunun karşılığında maddi ve manevi hiçbir kazancınızın olmaması ihtimali var. Yarışma projeleri için yaptığınız çizimleri, bilimsel bir zeminde tartışıldığını düşünerek yapıyorsunuz ve karşılığının olmaması ihtimali olsa bile bunun için enerji bulabiliyorsunuz.

Ezgi Tezcan: Yarışmaların sayıca yetersizliğiyle, niteliğiyle ve sık tekrara düşmesiyle çok fazla eleştirildiği bir dönem oldu. Yarışma ortamıyla ilgili olarak siz ne düşünüyorsunuz?

Fatma Zeynep Altınbaşlı: Bunu kendi aramızda da konuşuyoruz. Bir yarışma açıldığında, ortalama yüz başvuru oluyorsa bu demek oluyor ki ortaya yüz farklı öneri çıkıyor ve bu, tek tek yüz tane ofisi dolaşıp önerileri dinlemekten çok daha düşük maliyetli ve etkili bir yöntem. Projeleri elde edebilmenin böyle bir yolu varken Türkiye’de neden bu kadar az yarışma açıldığını merak ediyoruz.

Tuna Han Koç: Özellikle de kamunun iş alabilmesi için elimizdeki en iyi yöntem bu. Yarışma yoluyla elde edilen projeler uygulandıkları zaman nitelikleri, mimarlık ve eğitim dünyasına kattıkları bakımından ayrı bir yere yerleşiyorlar. Ortamın olumsuz ve sıkıntılı tarafları olsa da bunlar, yarışmalardan vazgeçilmesini gerektirecek düzeyde değil.

Tek tipleşme konusuna gelindiğinde ise, bunun önüne ancak eğitim ile geçilebilir. Profesyonel olduktan sonra işin içine kazanma hırsı, maddi ve manevi tatmin beklentisi giriyor. Bu da gelişmeye müsait olmayan bir iş ortamı doğuruyor. Ama öğrenciyken bunu kırmak çok daha mümkün. Okullarda atölye yürütücülüğü yaptığımız dönemlerden edindiğimiz izlenimle söyleyebilirim ki dünyadaki ve Türkiye’deki öğrenci yarışmaları kıyaslandığında Türkiye’dekilerin çok daha profesyonel ve konvansiyonel olma eğilimi var ve bunu olumsuz bir durum olarak söylüyorum.

Ezgi Tezcan: Beklenti mi o yönde peki? Sonuç ürünlerin ortaya çıkmasında bunun etkisi olabilir mi?

Tuna Han Koç: Elbette. Çünkü ödüllendirilen bu. Öğrenciler de haliyle ödüllendirilene bakıyor ve onu tekrarlıyor. Projelerini, atölye yürütücüsünün sorduğu sorular doğrultusunda yönlendirip geliştiriyorlar. Sonra bu öğrenciler okuldan mezun oluyorlar, yarışma çizmeye başlıyorlar, eğitmen oluyorlar, öğrenciler yetiştiriyorlar… Bu bir döngü. Ancak bu döngü nerede kırılır bilmiyorum.

Fatma Zeynep Altınbaşlı: Bence öğrencinin üniversiteye gelene kadar ışığı çoktan alınmış ve geriye yalnızca “posası” kalmış oluyor.

Tuna Han Koç: Tabii ki problem çok daha öncesinde başlıyor. Ama ne var ki üniversiteye nispeten ufukla gelen öğrencinin üniversiteye girdiği ve çıktığı nokta arasında çok fark var. Tabii ki bu durum herkes için geçerli değil, istisnalar da var.

Ezgi Tezcan: Buna büyük ölçüde katılıyorum. 1/1 strüktürel denemelerin yapıldığı ilk dönemden sonra, belli bir alanda, belli bir mimari program için tasarım yapmaya çalıştığınız andan itibaren plan ve kesit düzleminde tartışmaya başlıyorsunuz. Bu beklentinin de tümüyle değiştiği, ciddi bir eşik.

Tuna Han Koç: Bahsettiğim tam da buydu. Öte yandan bundan elli ya da yüz yıl önce mimarın daha geniş bir rolü vardı. Yapım tekniklerinden de malzemelerden de mimarlar sorumluydu. Şu an geldiğimiz noktada ise yapı malzemesi firmaları sürekli gelişiyor ve mimarların rolü daha çok düşünce tarafına kayıyor. Mimarların üstündeki yük bu anlamda hafiflemiş durumda. Yapım ve malzeme tekniklerinin çok daha kısıtlı olduğu yüzyılların ardından bugün neredeyse sonsuz bir yelpazeye bakıyoruz. Bir şeyin gerçekleşebilme ihtimalinin düşünüldüğü noktada bile o zaten bir yerlerde çoktan yapılmış olabiliyor. Böylece mimarların tasarımın düşünsel ve kavramsal tarafına eğilmeleri daha mümkün. Bu durumu önceden fark edebilmiş olan Avrupalı mimarlık ofisleri, bu kırılmayı çok önce yaşamışlar. Ancak Türkiye’de, sözünü ettiğimiz eğitim sistemi sebebiyle bu kırılmanın olabilmesi çok daha güç.

Ezgi Tezcan: Yarışmaların yanı sıra endüstri yapıları da tasarlıyorsunuz. Mimarlıkta düşünsel ve kavramsal alana yönelik kırılma demişken, üretim yapılarında da buna benzer bir dönüşüm yaşanıyor mu?

Tuna Han Koç: Mimarlığın Öyküsü isimli kitabın başında bir grafik vardır ve bu grafiğin bir tarafı yararlılığı, bir tarafı simgeciliği ifade eder. Örneğin anıt yapılar estetik ile kavramsallığa daha yakındır. Endüstriyel yapılar ve fabrikalar ise diğer uçta yer alır ve yararlılığı simgeler. Bu durumu işlerimizde de deneyimledik. Bir lojistik merkez yapılması gerektiğinde işleyişinin başlı başına bir uzmanlık alanı olduğunu gördük. Bunu yapan firma tecrübeliyse kendi sistemini; arazi kullanımındaki ön koşullarını, yerleşimleri ve boyutlandırmaları oluşturuyor. Aracın nereden gireceği, nasıl manevra yapacağı, yükleme ve boşaltma alanlarının nereler olduğu belli oluyor. Burada mimarın rolünün ne olduğu konusunda başlangıçta biz de şaşkındık. Cephe tasarımı konusunda da kısıtlılık söz konusu çünkü cephede kullanılması gereken malzemeler de belirli. Söz konusu yapılar çok büyük yüzeylere sahipler ve bu büyük yüzeyleri kaplamak için ekonomik ve uzun ömürlü malzeme gerekli. Haliyle çok fazla alternatif kalmıyor geriye. Bir tekstil firmasının Güneydoğu’da yapılacak fabrika binası için, firma bizimle iletişime geçmişti. Tabii ilk talimatları firmadan aldık. Sıra araziyi görmeye geldiğinde uzun ince arazide uçtan uca yirmi metre kot farkı olduğunu fark ettik. Firmayı aradık ve kot farkından haberleri olup olmadığını sorduk. Çünkü fabrika yapılarında genellikle düz araziler tercih edilir, diğer türlü işleyiş çok zorlaşır. Haberleri olmadığını söylediler ve çok şaşırdılar. O arazide tekstil fabrikası çözmek zorundaydık. İşte o noktada mimarın rolü devreye girdi. Birçok şeyi yeniden yorumlamak durumunda kaldık.

Bir süre sonra, sektörde kendilerine iş yaptığımız firmalarda ufak değişiklikler baş göstermeye başladı. Bu değişikliklerde mimar olarak bizim de katkımız var. Çalıştığımız işletmelere bazen dünyadan proje örnekleri gösteriyoruz. Bu sayede bir etkileşim oluyor ve bu da mimarlık anlamında ufuklarının genişlemesine sebep oluyor. Mimarlığı içine yerleşilen bir kutu olarak görmenin ötesine geçmeyi zamanla başarıyorlar. Tabii bu dünden bugüne değil, süreç içinde gözlemlenebilir bir etki.

Ezgi Tezcan: Avrupa’da, özellikle de kuzeyde nitelikli, iyi düşünülmüş oldukça ilginç örnekler görmek mümkün bu konuda. Örneğin bir su deposu projesiyle karşılaşıyorsunuz ve su deposundan ziyade bir müze gibi görünüyor. Bu yöndeki bir anlayış değişimini gözlemlemek keyif ve umut verici olsa gerek.

Tuna Han Koç: Tabii ama Avrupa’daki bu değişimin de dünden bugüne olmadığını kabul etmek gerek. Zeynep ile birlikte Vikingler dizisini izlemeye başladık. Milattan sonra 500’lü yılların Kuzey Avrupa’sını konu alıyor. O dönemde Orta Doğu ve Orta Asya coğrafyaları birçok büyük imparatorluğa ev sahipliği yapıyor. Avrupa’da ise derebeylikler var. Üç kıtaya yayılan büyük bir imparatorluğun, bulunduğu coğrafyanın sınırları içinde çeşitlilik ve zenginlik yaratması oldukça güç. Dolayısıyla, Avrupa’nın da bugünkü halini almış olması beklenmedik bir durum değil. Söz konusu su deposu bizi şaşırtıyor çünkü ihtiyaçtan değil, tabiri caizse keyiften inşa ediyorlar bu tür yapıları.

Ezgi Tezcan: Peki, buradan hareketle mimarlığın Türkiye’deki geleceğine bakınca neler öngörüyorsunuz?

Tuna Han Koç: Belki konuya çok radikal bir giriş yapacağım ama bence her şeyden önce Türkiye’de mimari projeleri çizen kişilerin mimar olma zorunluluğu kalkmalı. Çünkü mimari proje şu anda birçok mecrada bir evraktan öteye geçemiyor. İngiltere’de örneğin, belli büyüklükteki projeler haricinde yapıları projelendiren kişilerin mimar olma şartı yok. Mimarlık diploması için ise çok uzun bir süreçten geçilmesi; mezun olduktan sonra birkaç yıl gerekli donanımın kazanılması ve ilgili kurumlardan onay alınması gerekiyor. Sivil toplum kuruluşları da çok güçlü.

Daha kamusal bir örnek: Venedik’te Calatrava’nın tasarladığı bir köprüyü yaklaşık bir yıl boyunca kullanıma açamadılar. Çünkü sivil toplum kuruluşları buna karşı çıktı. En sonunda konu ancak köprünün sökülüp Venedik’in biraz daha dışındaki bir bölgeye yerleştirilmesiyle çözülebildi. Türkiye’de de belediyelerin, projelerin kontrolünü doğru yapması kaydıyla süreç bu şekilde işlerse daha uygun olabilir. Fakat burada sivil toplum kuruluşlarının böyle bir gücü yok. Bu sebeple önerdiğim çözüm, mevcut düzende gerçekleştirilebilir değil. Ancak böyle ütopik bir senaryo öneriyorum. Bu sayede, bir süre sonra mimarlara kaçınılmaz olarak ihtiyaç duyulacak ve mimarlar olması gerektiği gibi çalışmaya başlayacak; o zaman mimarlık mesleğinin saygınlığı belki daha fazla artacaktır. Metaforik bir örnek vermek gerekirse, başınız ağrıdığında doktora gitmek zorunda değilsiniz. Kendi kendinize alternatif bir tedavi uygulayabilirsiniz. Gerçekten doktora ihtiyacınız olduğunda ise doktora gidersiniz. Mimarlık mesleği için de böyle bir sistem gerekiyor çünkü şu an iş çığırından çıkmış durumda. Birçok mimarlık ofisi evrak tamamlayarak belki de belli bir kesimin zenginleşmesine sebep oluyor. “Mimari kalite nerede?” diye soracak olursanız, bunu da tartışacak bir zeminimiz yok.

Fatma Zeynep Altınbaşlı: Bir başka sorun da şu ki, eğitim seviyesinden bağımsız olarak insanlar mimarlığı bir tür kabuk tasarımı olarak algılıyor. Yüksek lisans eğitimi aldığım okulda, farklı mesleki dallardaki arkadaşlarımla sohbet ederken, araştırma konumu sorduklarında, mimarlığın kavramsal yönüyle ilgilendiğimi ve bu konuda çalıştığımı söylediğimde, bunu algılamakta zorlanıyorlar. Henüz mimarlığın entelektüel bir iş olduğunu kavrayabilecek bir toplum yapısına kavuşmuş durumda değiliz sanırım. Sürekli Avrupa’dan örnek verilmesini, orada estetik ve sanat bilincinin gelişmiş olmasına bağlıyorum. Bu sebeple orada su deposunun da bir estetiği olabileceğini düşünebiliyoruz. Ancak biz şu anda bu seviyede değiliz. Burada bir su deposu yalnızca ihtiyacı karşılamak için yapılabilir.

Tuna Han Koç: Benim bu konuya küçük bir itirazım var. Birkaç yıl önce Amerikan menşeli bir web sitesi, dünyada tüm tasarım yarışmalarında ödül almış ülkelerin ödül sayılarını sıralamıştı. İlk sırada Amerika vardı. Türkiye ise ikinci veya üçüncü sıradaydı. Bu durumun neden hayatımıza yansımadığı üzerine düşünmeye başladım. Kentlerimiz, binalarımız ve tasarım ürünlerimizde neden bu görünür değil? Bu konuda şöyle bir tahminim var: Kavramsal düşünme yeteneğimiz çok iyi olmadığı için bir şeyi refleks olarak çabucak ortaya koyabiliyoruz. Ancak ortaya koyduğumuz ürün üzerine çok fazla düşünmüyor ve bunu bize yaptıran arka planın ve kavramların farkına varamıyoruz. Kavramsal düşünme konusu Avrupa’da çok eskilere, Antik Çağ’a, Yunan filozoflarına dayanan bir konu. Avrupa’da toplum yaşamı bu düşünceler üzerine şekillenmiş ancak burada işler o şekilde yürümemiş. Öte yandan bu coğrafyada hem fiziksel hem düşünsel anlamda sıçrama yapmak çok daha kolay. Sezme konusunda çok daha güçlüyüz. Gözleri görmeyen bir insanın duyma duyusunun daha çok gelişmesi gibi bizim de toplumsal olarak kavramsal yönümüz gelişmezken, hayatta kalabilmek için sezme yönümüz gelişmiş. Birçok şeyi çok iyi sezebildiğimizi düşünüyorum.

Ezgi Tezcan: Katılıyorum. Hayatta kalma becerilerimiz oldukça yüksek. Sözünü ettiğiniz yarışmaların çoğunluğu uygulamaya dönük ise içerik olarak, karşılığını yüksek oranda alıyor olmamız mümkün. Bir problemle karşı karşıya olduğumuzda çözüm konusunda reflekslere dayalı ve pratik hareket ediyor olabiliriz.

Fatma Zeynep Altınbaşlı: Sanırım biz yerinde üretebiliyoruz, süreç geri planda kalıyor.

Tuna Han Koç: Tam da bundan söz ediyorum. Örneğin bir bardak tasarımı yarışmasında çok iyi bir bardak yapmış olsak bile bir sonraki bardak tasarımı yarışmasında sudan çıkmış balığa dönebiliyoruz ve her seferinde her şeye yeniden başlamak zorunda kalabiliyoruz. Bunun avantajları da var, dezavantajları da. Kavramsal düşünme sisteminde, bir şey tasarladığında o tasarımı yaptıran şeye hakim olan bir kültür söz konusu. Bizse, mimari tasarım özelinde, iyi bir tasarım yapıp iyi bir çözümleme ortaya koyduğumuzda, bunun inşa edilme sürecinde aynı kaliteyi, özeni ve dikkati bulamayabiliyoruz. Süreç sıçramalarla ilerliyor.