Sosyal Medya

temmuz/2018
/bülten

SÖYLEŞİ

Kesişen Deneyimler

Per Se ofisinin kurucularından Ali Derya Dostoğlu ile gerçekleştirdiğimiz söyleşide farklı deneyimlerin bir araya geldiği ofis yapısını ve mimarlık ortamını konuştuk.

Ezgi Tezcan: Per Se'nin kurulma hikayesi ile başlayalım. Yurtdışında başlayan mimarlık eğitimleriniz neticesinde burada bir ofis açma fikri nasıl doğdu? Deneyimlerinizin buradaki profesyonel hayatınıza yansımaları neler oldu?

Ali Derya Dostoğlu: Per Se’yi Uğur Özer ve Orkun Beydağı ile birlikte 2015 senesinde kurduk. Üçümüzün yolu değişik yer ve zamanlarda kesişmiş olsa da, farklı rotalarda ilerlemiş eğitim ve iş deneyimlerimiz var. Ben Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nden mezun olduktan sonra yüksek lisansıma New York’ta, Pratt Institute’te devam ettim. İstanbul Teknik Üniversitesi’nden mezunu olan Orkun ile de yollarımız orada kesişti. Uğur ile tanışıklığımız ise Galatasaray Lisesi yatakhanesine, 11 yaşımıza kadar gidiyor. Uğur da mimarlık eğitimini Ecole Nationale Supérieure d’Architecture de Strasbourg’da tamamladı. Orkun bir süre sonra yoluna yurtdışında devam etmeye karar verdi ve buna yönelik harekete geçerek, yakın bir zamanda Londra’ya taşındı. Per Se’ye 2016 senesinden beri Uğur ve farklı zamanlarda bize katılmış olan arkadaşlarımızla birlikte devam ediyoruz.

Yüksek lisans derecesini aldıktan sonra ben bir süre New York’ta Garrison Architects’te çalıştım. Uğur da Strasbourg’da G Studio’ya dahil oldu. 2011 senesinde İstanbul’a dönüşümün ardından, Mimarlar ve Han Tümertekin bünyesinde, benim için çok öğretici olduğunu düşündüğüm bir süreç geçirdim. 2014 senesinde, biraz da farklı bir deneyim edinmek amacıyla, Cezayir’de projeleri olan, tasarım sürecininse İstanbul’dan yürütüldüğü PDA’ya geçmeye karar verdim. Tam bu aşamada, Uğur da Strasbourg’dan dönüyordu ve orada çalışmaya birlikte başladık. Çalıştığımız süre boyunca İstanbul-Cezayir arası bir mesaimiz oldu ve bunun saha deneyimi açısından yararını gördüğümüzü düşünüyorum.

Açıkçası, yurtiçi ve yurtdışında değişik eğitim ve iş deneyimleri edinmiş olmamız, bir de ilgi alanlarımızın farklılığı, hem kuruluş aşamasında, hem de geçen süreçte bize cesaret verdi ve işimizi kolaylaştırdı diyebilirim. Bu cesarete, düşündüklerimizi gerçekleştirebileceğimiz bir ortam arayışının da eklenmesiyle harekete geçtik ve Per Se’yi kurduk. Uğur’un, G Studio’da neredeyse tasarla-yap mantığı ile işleyen uygulama süreçlerinde yer almış olması, benimse Garrison Architects ve Mimarlar ve Han Tümertekin bünyesinde parçası olduğum tasarım süreçleri, projelere daha bütünlüklü bir şekilde yaklaşabilmemize olanak sağladı. Zaman içinde, birbirimizin deneyimlerinden çok şey öğrendiğimize, bunun da üretimimize önemli bir katkısı olduğuna inanıyorum.

Ezgi Tezcan: Ofis yapısını nasıl kurguladınız? Bir taraftan projeler ilerlerken bir taraftan da bir ayağı akademiye uzanan bir süreç izliyorsunuz anladığım kadarıyla, belli rol dağılımları ile mi ilerliyorsunuz?

Ali Derya Dostoğlu: Ofis yapısı içinde, kesin çizgilerle birbirinden ayrılan görevler üstlendiğimizi söyleyemem. Daha önce sözünü ettiğim, deneyimlerimiz ve ilgi alanlarımız arasındaki farklılıkların avantajından faydalanmak adına, bazı işler daha çok birimizin sorumluluğunda olsa da, süreçlerin bütününde birlikte yer almaya çalışıyoruz. Açıkçası, ekibimize dahil olan arkadaşlarımızın durumu da bizden çok farklı değil diyebilirim.

Akademi ise ayrı bir konu. İstanbul’a döndükten bir sene sonra, akademiden uzak kalmanın eksikliğini hissettiğimden, İstanbul Teknik Üniversitesi Mimari Tasarım Programı’nda doktora yapmaya başladım. Ders aşamasını ve Yeterlilik Sınavı’nı geçtim, ancak ofisteki yoğunluk nedeniyle, tezimi ilerletmekte güçlük çekiyordum. Bu nedenle, 2018 Yaz Dönemi ve ek olarak Eylül ayı boyunca, Mimarlık Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Hashim Sarkis’in gözetiminde doktora çalışmalarımı sürdürmek üzere, ziyaretçi öğrenci olarak Massachusetts Institute of Technology’e geldim. Bu dönemde, başta Uğur olmak üzere, ofisteki arkadaşlar benim de görevlerimi üstlenerek büyük bir fedakarlık yapıyorlar diyebilirim. Doktoramı tamamladıktan sonra da akademiyle bağımı koparmayıp, 2016 senesinde İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde deneyimlediğim yarı zamanlı öğretim görevliliğine bir şekilde devam etmek isteğindeyim. Akademinin, kendini zinde tutmak için iyi bir kanal olduğunu düşünüyorum.

Ezgi Tezcan: Genç bir ofis olarak Türkiye'de mimarlık ortamının geleceğini nasıl görüyorsunuz, siz bu gelecekte kendinizi nasıl konumlandırıyorsunuz, hedefleriniz neler?

Ali Derya Dostoğlu: Mimarlık tarihçisi Kenneth Frampton’ın, 1995 senesinde yayımlanmış olan Studies in Tectonic Culture: The Poetics of Construction in Nineteenth and Twentieth Century Architecture isimli bir kitabı var. Mimarlık kuram ve üretimine tektonik kültür üzerinden bakabilmenin önemi üzerinde duran, bunun yollarını arayan, oldukça kapsamlı bir çalışma. Frampton, adını “The Owl of Minerva: An Epilogue” (Minerva’nın Baykuşu: Son Söz) koyduğu son bölümde, 1990’lı yıllardaki mimarlık ortamının biraz karamsar da denilebilecek bir fotoğrafını çekiyor. Mimarın karar verme süreçlerindeki yerinin, inşaat endüstrisi ve piyasa beklentileri tarafından giderek sınırlanmakta olduğu bu gidişatın, bugün daha da hızlanarak yaygınlaştığını söylemek sanırım yanlış olmaz. Türkiye’de, bu olumsuz tabloyu, eğitimin niteliği, meslek örgütlerinin yetkilerinin kısıtlanması, ekonomik durum ve mesleğin toplumdaki algısı gibi unsurlarla daha da derinleştirmek mümkün.

Ancak bu koşullar içinde dahi, mimarlık pratiğini sürdürmenin yolları mevcut. Örneğin Frampton’ın söz ettiği gibi, inşaat endüstrisindeki gidişata karşın, özellikle de küçük ve orta ölçekli, bağımsız mimarlık ofisleri, mesleki üretimlerini yalnızca tasarımcı olarak değil, yer yer yüklenici, yer yer de proje yöneticisi olarak sürdürmeye devam edebiliyor. Gelişmekte olan tasarım ve üretim tekniklerine hakim olmaksa bağımsız mimarlık pratiğinin elini daha da güçlü kılıyor.

Açıkçası, bizim kendimizi konumlandırış biçimimizin, Frampton’ın tarif ettiği bu bağımsız mimarlık pratiklerinden çok da farklı olmadığını söyleyebilirim. Her projeye, kendi koşulları içinde, yeni bir gözle bakmayı deneyen, esneklikten korkmayan, teknik imkanlara hakim, bu sayede de mimarlık üretimini niteliğinden taviz vermeden sürdürebilen bir ofis olarak kalmak, sanırım iyi bir hedef olarak önümüzde duruyor. Umarım, bu hedeften sapmadan, kendimiz olarak kalmayı becerir, Latince’de “kendi kendine”, “kendinde”, “kendi için” gibi anlamlara gelen ismimizin de hakkını veririz (bu vesileyle, ismimizi bulan Duygu Yarımbaş’ı da anmış olalım).

Ezgi Tezcan: Farklı programlara sahip projelerde deneyim elde ettiniz, uygulanmış ve uygulama aşaması devam eden de projeleriniz var. Bu birikimler tasarım sürecinizi nasıl etkiliyor, neler katıyor?

Ali Derya Dostoğlu: Geçtiğimiz bahar aylarında, önce İstanbul Kültür Üniversitesi’nde, ardından da Yıldız Teknik Üniversitesi’nde, Binat İletişim & Danışmanlık’ın başlattığı “Mimarlığa Merhaba” projesi kapsamında, birinci sınıftaki mimarlık öğrencilerine yönelik iki konuşma yaptık. Konuşma içeriğini hazırlarken fark ettiğimiz bir şey oldu: Her bir projeyle, biz de yeniden ve yeniden “Mimarlığa Merhaba” demek durumunda kalmıştık. Öğrencilere projeleri sunmak yerine süreçleri anlatmak, işverenle aramızdaki diyalogdan, resmi kurumlarla olan ilişkilerden, tasarım aşamasındaki revizyonlardan, inşaat süresince karşımıza çıkan sorunlardan bahsetmek, yer yer ortaklaşsa da, çoğu zaman ayrışan deneyimleri bize bir kez daha hatırlatmış oldu.

Tasarım sürecinin, kazanılan bu deneyimlerin katman katman birikmesiyle zenginleştiğini söylemek elbette mümkün. Fakat önemli olan, her tasarım sürecinin başlangıcında, o ana kadar elde edilen deneyim ile sürecin kendine has koşulları arasındaki dengeyi kurabilmek galiba. Katmanları birbirinden ayırmak, yeni katmanlarla, yeniden ve yeniden karıştırmak…