Sosyal Medya

nisan/2017
/bülten

  • Bostanlı Gün Batımı Terası
  • Bostanlı Gün Batımı Terası
  • Bostanlı Gün Batımı Terası
  • Bostanlı Yaya Köprüsü
  • Bostanlı Yaya Köprüsü
  • Konak Belediyesi Hizmet Binası - 2. Ödül
  • Konak Belediyesi Hizmet Binası - 2. Ödül
  • Guggenheim Helsinki Müzesi
  • Kırşehir Gezegenevi
  • İzmir Ulaşım Entegrasyon Merkezi - 2. Ödül
  • Ulvi Cemal Erkin Konser Salonu - 1. Ödül
  • Lösev Rehabilitasyon Merkezi - Mansiyon
  • Seapeaker - İstanbul Modern YAP Finalisti
  • İnegöl Belediyesi Hizmet Binası - 3. Ödül
  • Adana Bilim ve Teknoloji Üniversitesi Yerleşkesi
  • MEB Milas Eğitim Yerleşkesi - 3. Ödül
  • MEB Milas Eğitim Yerleşkesi - 3. Ödül
  • Tarih Öncesi Yaşam Müzesi - 1. Ödül
  • Tarih Öncesi Yaşam Müzesi - 1. Ödül
  • Tarih Öncesi Yaşam Müzesi - 1. Ödül
SÖYLEŞİ

Mimarlığın Temel Meselelerine Dair

Mesleki yaşamına İzmir'de devam eden Evren Başbuğ, ofisi steb'i, mimarlık üretiminde, yarışmalarında ve özellikle eğitiminde karşılaştığı meseleleri ve konular üzerine izlediği yapma biçimlerini değerlendiriyor.

Ezgi Tezcan: Stüdyo Evren Başbuğ'un en yoğun üretim kanalını mimari yarışma projeleri oluşturuyor gibi görünüyor. Stüdyonun kuruluşu da yarışmalara mı dayanıyor, steb’in hikayesi nedir?

Evren Başbuğ: Evet, hiç şüphesiz ki yarışmalar önemli bir faaliyet alanı bizim için, fakat steb'in kuruluşu da bugünkü öncelikli üretim kurgusu da yarışmalara dayanmıyor. Hem yaşam ve faaliyet alanı hem de iş yapma biçimi olarak profesyonel anlamda yeniden pozisyon alma gereği duyduğumuz bir dönemin başlangıcını ifade ediyor aslında steb. 2012 yılında eski profesyonel ortaklıkların çeşitli sebeplerle askıya alındığı ya da bitirildiği, profesyonel ve özel hayata dair önceliklerin yeniden tanımlandığı ve dolayısıyla yeni bir kurumsal / fiziksel altyapıya ihtiyaç duyulan bir anda, biraz da “İzmirDeniz” projesinde üstlendiğimiz profesyonel sorumluluğun zorlamasıyla hızlanmış bir sürecin sonucu ortaya çıktı Stüdyo Evren Başbuğ. İzmir'de konumlanan ama faaliyet alanı İzmir ile sınırlı olmayan, yerel karakterini koruyup bir yandan da profesyonel anlamda uluslararası standartlarda hizmet verebilecek bir ofis yapısı hedefledik. Doğrusu İzmir gibi çok da çeperde bir konum sayılmayacak ama İstanbul ya da Ankara gibi “merkez” niteliğine sahip olmayan yerlerden de nitelikli işler çıkabileceği fikri bana heyecan veriyor. Hatta bazen yalnızca büyük kentlerde değil, küçük ilçelerde veya kırsal alanda faaliyet gösteren butik ölçekli ulusal ve uluslararası düzeyde işler üretebilen tasarım ofislerinin varlığını hayal ediyorum. Bu çağda fiziksel konumun o kadar da önemli olmadığı klişesi bence çok da doğru değil. Tasarım meselelerine dev kentlerin dışından, hatta belki küçük bir sahil kasabasından veya bir çam ormanının içinden bakmak çok fark yaratabilir ve yaratıyor bana kalırsa. Bu anlamda İzmir’de bulunmak, İzmir’de tasarım yapmak benim için yalnızca hayat standartlarına dair kişisel bir tercihin ötesinde, profesyonel bir tercih aynı zamanda.

Ezgi Tezcan: Tasarım ve iş yapma pratiği olarak benimsediğiniz temel ilkeler neler? Projelerinizin ardında nasıl bir yaklaşım var?

Evren Başbuğ: Tasarımın bilerek ve kendinden emin bir biçimde değil, sürekli araştırıp öğrenerek ve hep şüpheyle yaklaşılarak yapılabilecek bir iş olduğuna inanıyorum. En azından bu anlayışla yapıldığında hep “taze” kalınabileceğine, özgün üretimin yapılabileceğine dair bir inancım var. Yarışmalar da bizim için bu araştırma, öğrenme, taze kalma sürecine altyapı sağlayan önemli bir faaliyet alanı. Bu yüzden konusu ilgimizi çeken ve ofis programımıza uyan yarışmaları kaçırmamaya çalışıyoruz. Her tasarım farklı süreçler sonunda ortaya çıkıyor ofiste. Genelde oldukça kolektif bir süreç geçiriyoruz; bazen ekibi bir kişi yönlendiriyor, bazen de oldukça tesadüfi biçimlerde ilerliyor tasarım süreci. Yani her seferinde izlediğimiz karakteristik bir yol ya da yöntem yok. Sürprizli süreçler daha heyecanlı ve keyifli geliyor bana. Nadiren programlı bir şekilde ilerlettiğimiz ve rahatça teslim ettiğimiz yarışmalar olsa da çoğu zaman teslime 10-15 gün kala bırakın tasarımın temsili üretimini, henüz fikir düzeyinde dahi yeteri kadar olgunlaştıramadığımız yarışma süreçleri yaşıyoruz. Bu yüzden teslim süreçlerinde ofis biraz gergin oluyor doğal olarak. Kısa sürelerde, baskı altında ve yine de tutarlı ve nitelikli bir üretim yapabilmek inanılmaz zorlayıcı ve yorucu bir faaliyet, ama aynı zamanda çok da geliştirici bir yanı var. Hem kişisel olarak karar verme mekanizmanızı hem ekip olarak birlikte üretebilme pratiğinizi ileriye taşıyor bu tip süreçler. Açıkçası böyle kısa sürelerde nitelikten ödün vermeksizin kotarılmış yarışmalardan daha çok keyif alıyorum ben. Bir de ödül gelmesi durumunda performans / maliyet oranı çok yükseliyor ki bu aktif olarak işleyen bir ofis için her anlamda çok değerli.

Tasarım faaliyetini normalden uzun süreçlere yayma gereği duyduğumuz işler de yapıyoruz elbette. Örneğin Karşıyaka kıyısı için ürettiğimiz “Karşıkıyı” konsepti, “Tarih Öncesi Yaşam Müzesi” için kurguladığımız açılış sergisi ve kurumsal kimlik çalışmaları ya da “Gelibolu Odak Alanlar” yarışması için Teğet ile birlikte ürettiğimiz öneri bu tip süreçlerin ürünleri. Araştırma, veri toplama, detaylı analiz gibi zaman alan faaliyetlerin ve uzmanlarla yapılan profesyonel iş birliklerinin ürünü olan bu tip işler, profesyonel anlamda en tatmin edici olanlar aynı zamanda. Böyle kolektif süreçler içinde “mimar” pozisyonunda aldığımız sorumluluk ve rol, salt “tasarım yapan” yaratıcı bir figür rolünü aşarak karar verici, koordine edici ve yürütücü bir figüre evriliyor. Bu da sanıyorum günümüz dünyasında mimar rolünün genel dönüşümüyle paralellik gösteriyor. Zaten anlayış olarak her türlü ortaklığa ve birlikte üretme faaliyetine açık bir ofisiz. Portföyümüzdeki işlerin büyük bir kısmı başka ortaklıkların ve birlikteliklerin sonucu ortaya çıkmış işler. Ortak üretimin, büyük oranda işi zenginleştiren bir tarafı olduğunu düşünüyorum. Fakat hangi yöntemle ve hangi koşullarda üretirsek üretelim, işin niteliği söz konusu olduğunda birçok açıdan hastalık derecesinde titiz olduğumuzu söyleyebilirim. Bazı yarışmalarda örneğin, sonuçların açıklanmasıyla birlikte sonuçtan bağımsız olarak, projemizi yayımlamadan önce içimize sinmeyen şeyleri oturup tasarımın özünü değiştirmeyecek biçimde yeniden ele aldığımız oluyor. Her şeyden önce kendi işimize ve meslek ortamına karşı duyduğumuz saygının gereği olarak görüyorum bu tavrı.

Ezgi Tezcan: Ödüllerin mesleki anlamda katkıları neler sizce? Temel bir ölçüt sunuyorlar mı ve mimarlığın gelişiminde etkin bir role sahipler mi sizce?

Evren Başbuğ: Eğer kastettiğiniz yarışma ödülleriyse sorunun cevabı bireysel düzeyde “evet”. Yani ödülü alan kişi / ofis açısından önemliler bence. Bunu ödüllerin maddi yönünü bir kenara bırakarak söylüyorum çünkü ödül geliri üzerinden ofis idare etmek bugün neredeyse imkansız. Ben yarışma ödüllerini önemsiyorum çünkü her bir yarışma ödülü, yarışma konusu, jüri kurgusu, gönderilen tasarım ve diğer katılımcıların tasarımlarının oluşturduğu, bir kez daha tekrarlanamayacak özel koşulların sonucu olarak kazanılıyor. Aynı zamanda profesyonel süreçlerin aktör ve faktörlerinden (finansman, teknoloji, tecrübe, müşteri ilişkileri, iş ağları, başka türlü ilişkiler, vs.) görece izole bir ortamda salt tasarımın niteliği üzerinden diğer katılımcılarla yarışmak ve yine mesleki anlamda bilgisine görgüsüne güvendiğiniz bir jüri tarafından anonim biçimde ödüle layık görülmek mesleki anlamda ciddi bir tatmin kaynağı.

Yarışma ödülleri dışında kalan diğer ödüller ve ödül programlarıysa mesleki ortam tarafından kabul edilmiş ve üzerlerinde uzlaşılmış prestij sıralamalarına sahipler ve ancak bu sıralamadaki yerleri oranında önemsenmeyi hak ediyorlar. Ancak meslek camiası dışından bakıldığında, potansiyel müşteriler için alınan ödülün prestij derecesinin çok önemi olmayabiliyor. Bu yüzdendir ki bu tip ödüller de mimarlar tarafından portföylerinde çokça görünür kılınıyor. Ama tabii ki mimarlığın gelişimine katkı sağlayabilecek ya da en azından gelecekteki yönünü belirleyebilecek ağırlıktaki ödüller, prestij skalasının en tepesinde bulunan ve hiçbir mimarın hayır diyemeyeceği ödüller.

Ezgi Tezcan: Okulla da bağınız devam ediyor. Mimarlık eğitimi ve profesyonel hayat arasındaki ilişki ne kadar kuvvetli, birbiri içine geçen süreçler izlenebiliyor mu?

Evren Başbuğ: Aslında şu sıralar herhangi bir okulla bağım yok. Ancak 1 yıl öncesine kadar çeşitli kentlerde, çeşitli üniversitelerde çeşitli stüdyo seviyelerinde yarı zamanlı öğretim görevlisi olarak görev yaptım. Daha çok 1. sınıf (temel tasarım) stüdyosu ve 3. sınıf mimarlık stüdyolarında bulundum. Bununla birlikte hala her dönem mutlaka birkaç dönem sonu jürisine de katılıyorum programımın uyduğu çerçevede. Bir süre ara vermiş durumdayım fakat okuldan fazla da uzak kalmak istemem doğrusu. İnsanı genç ve dinamik tutan bir yanı var okul ortamının. Eğitimi çok önemsiyorum ve içinde bulunmak, katkı koymak istiyorum ancak bir yandan da tasarım mesleğinin “öğretilebilecek” değil, “öğrenilebilecek” bir meslek olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla eğitim sürecinde öğrencinin kendisine çok iş düşüyor bence. Bu anlamda eğitimcinin öğrenci için yalnızca bir yönlendirici ve rol model olduğuna, eğitim modellerinin her zaman öğrenciyi odağına alarak kurgulanması gerektiğine inanıyorum. Ne yazık ki okullarımızdaki mimarlık eğitiminin kurgusu böyle değil. Genel olarak esneklikten uzak, olabildiğince katı ve değişime direnç gösteren eğitim programlarımız var. Bunun büyük sorumlusu kendini dış etkilere karşı yalıtan, günden güne kendi konforlu iç dünyasına gömülen eğitimci profili. Bu tip değiştirilmesi zor problemlerle mücadele edecek zamanım ve enerjim olmadığı için de zaman zaman eğitimle ilgili motivasyonum ciddi biçimde düşüyor ve öğrencilere faydasız olduğumu hissettiğim an okul ortamından uzaklaşıyorum. Şu an böyle bir uzaklaşma döneminde olduğumu söyleyebilirim.

Profesyonel alana da doğrudan etki eden iki temel sorun görüyorum eğitim alanında. Mimarlık alanının faaliyet çeşitliliği anlamında oldukça geniş bir çerçeve çiziyor oluşuna rağmen okullarda genel olarak bu geniş çerçeve içinde tanımlı faaliyetlerden yalnızca birine, “tasarımcı mimar”a yönelik eğitim veriliyor oluşu bu sorunlardan birincisi. Halbuki hedefteki bu ''tasarımcı mimar'' profili çerçeve içindeki birçok mesleki profilden yalnızca biri ve açıkçası mezun olan herkese uygun da değil. Dolayısıyla verilen eğitimin alandaki başka profillere yönelik olarak çeşitlenmesi çok önemli. Ülkedeki mimarlığın ve mimarlık kültürünün gelişmesinden bahsedeceksek eğer, yalnızca “tasarımcı mimar”ların değil, sektördeki bütün rollere talip olacak mimarların bu rollere yönelik olarak kurgulanmış nitelikli bir lisans eğitimi almalarına ihtiyaç var. Kamuda çalışacak mimarlar, sivil toplum kuruluşlarında örgütlü faaliyetlere yatkın mimarlar, kent hakkı ile ilgilenen aktivist mimarlar, mimarlık yayıncılığı ile uğraşacak mimarlar, mimarlık eleştirisi alanına yönelecek mimarlar, özel sektörde çalışacak mimarlar, malzeme alanında çalışacak mimarlar, fuarcılıkla ilgilenecek mimarlar, mimarlık tarihine ilgi duyan mimarlar, yarışmalara ilgi duyan mimarlar, akademisyen olacak mimarlar, müteahhitlik yapmak isteyen mimarlar, mesleki ağlarla ve ilişkilerle ilgilenen mimarlar, kentsel tasarım alanına ilgi duyan mimarlar, iç mekan tasarımı ya da mobilya tasarımı yapmak isteyen mimarlar, gayrimenkul danışmanlığı alanında çalışacak mimarlar vs. Baktığınız zaman o kadar çok farklı rol var ki pratik faaliyet alanında... Halbuki okullarımızdaki mimarlık programları, kurgulanmış biçimleri itibariyle öğrenciye bu tip özelleşme fırsatları verecek gerekli ilişkileri kurmuyor, ilgili kanalları açmıyor ve bu çeşitliliğe imkan vermiyorlar. Belki bu kanallar açılırsa tasarım dışı mesleki faaliyet alanlarındaki nitelikli profesyonellerin sayısı artar. Bu da mimarlık kültürüne daha fazla katkı anlamına gelecektir.

İkinci önemli sorun da bugünün genel öğrenci profilinin mimarlık eğitimi gibi karşılıklı aktif etkileşim gerektiren süreçlere uygun bireylerden oluşmuyor oluşu. Bilginin kendilerine hazır servis edilmesine alışmış, okuma alışkanlığı olmayan, araştırma kültürünü edinememiş, bir şey için çaba sarf etmeyi vakit kaybı olarak gören, denemekten korkan, denemediği için de hiç yanılmayan, çabuk sıkılan, üşengeç, oldukça kolaycı, faydasını görmeyeceği hiçbir şeye karşı merak duymayan ilginç bir nesil geliyor. Bu yeni insan tipi üzerinde eldeki konvansiyonel katı eğitim modelleri çuvallıyor. Eğitimciler bu insanlara bırakın herhangi bir şey öğretmeyi, henüz onlarla nasıl iletişim kuracaklarını dahi kestiremiyorlar. Bu yeni insan tipini aşağılamadan anlamamız, onlarla iletişim kurabilmemiz ve eğitimi onlara adapte ederek yeniden kurgulamamız gerekiyor. Halbuki bunu yapmak yerine sürekli şikayet ederek, karşı tarafın ne kadar “niteliksiz” bir nesil olduğunu kendi kendimize tekrarlayıp durarak, beyhude bir umutla her gün daha da inandırıcılıktan uzak yöntemlerle bu katı sisteme adapte olmalarını umuyoruz. Bu temel soruna, bazı okullarda yürütülen niteliği oldukça tartışmalı eğitim modellerini ve görece tecrübesiz eğitimci kadrosunu da ekleyince gelecek ile ilgili pek umutlu olamıyorum doğrusu ben. Tabii ki her zaman bu talihsiz süreçlerin içinden bir şekilde sıyrılıp kendini geliştirerek öne çıkmayı beceren yetenekli ve azimli bireyler çıkıyor. Ama ne yazık ki sonunda yalnızca onlar değil, tüm mezun olanlar diploma alıyor.

Sitemizde sunulan özelliklerin ve sitenin işleyişi için bazı çerezlerin kullanılması teknik olarak zorunludur. Diğer bazı çerezler de sitemizi geliştirmek ve bizim tarafımızdan veya yetkili hizmet sağlayıcılarımız tarafından size ilgi alanınıza göre reklamların sunulması amacıyla kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için Çerez Politikası metnini inceleyebilirsiniz.

×