Sosyal Medya

mayıs/2017
/bülten

SÖYLEŞİ

Mimarlıkta Teori ve Pratiğin Sürekliliği

Kalebodur'la Mimarlar Konuşuyor programında Celal Abdi Güzer'in konuğu olan Kerem Yazgan, kariyeri boyunca akademiyle sürdürdüğü ilişkiyi anlatıyor ve mimarlık eğitiminden mesleki pratiğe taşınanları tartışıyor.

Söyleşinin tamamına buradan ulaşabilirsiniz.

Celal Abdi Güzer: Türkiye’de akademi ve profesyonel meslek hayatı genellikle bir yol ayrımı gibi görünüyor. Yurtdışındaki örneklere bakıyoruz; bu iki kanal birbiri içine geçmiş, birbirini besliyor, birbirinden besleniyor. Oysa Türkiye’de bu bir ikilem; hem piyasadaki yoğun çalışmasını sürdürüp akademiyle de ilişkisini koparmadan devam eden çok sayıda mimar yok. Sense doktora yaptın ve bu ilişkiyi hiç koparmadın. Sen de akademiyle olan uzun süreli ilişkinin, mimarlığına ve yapma biçimine yansıdığını düşünüyor musun?

Kerem Yazgan: Düşünüyorum tabi. Doktora benim meraktan devam ettiğim bir konu.

Celal Abdi Güzer: Uzun süre part-time öğretim üyeliği de yaptın ama.

Kerem Yazgan: Evet, o da ODTÜ’yü ve ortamını sevmemin verdiği motivasyonun sürekliliğinden, oradan kopmama isteğinden kaynaklanıyor ama bir yandan da yapı yapmak gerektiğini düşünüyorum. Sadece akademiyle mimarlığın başka bir tarafını öğrenebilirsiniz gibi geliyor bana. O yüzden teoriyle pratiği beraber götürmeye; öyle bir birlikteliğe yürekten inanıyorum. İkisinin de çünkü kendi içinde ayrı değerleri var.

Doktora da; yüksek lisans sürecinde aklımda kalan bazı sorular vardı, yarım kalmıştı, düşünüyordum o konuları, onun devamı gibi oldu benim için. Hakikaten de ikili bir set oluştu. Hatta üçüncü bir adım da şu anda doktoradaki fikirlerin uygulanması şeklinde devam ediyor. Yüksek lisansım, inşa edilmiş mekan diyorum ben bunun adına, yaşadığımız mekandaki olaylar ve mekanın dinamiğinin analizi üzerine, yapılı mekan üzerineydi. Doktora ise tasarımın sürecine odaklanıyor; yaşadığımız mekanla tasarladığımız mekanın aynı şeyler olmadığı, bunlara nasıl birbirinden farklı gözlerle bakmak gerektiği, tasarım sürecinin kendi iç bilgisi üzerine düşünüyorum. Dolayısıyla bunlar birbirini tamamlayan bir ikili gibi oldular. Zaten yüksek lisanstaki soru işareti de oradaydı. Tasarımcı hayatla olan ilişkisini tasarımda kurarken o ilişkiyi ne kadar doğru kurabiliyor ya da hayata ne kadar etki edebiliyor. Benim gördüğüm hayat her zaman daha sürprizli ve her türlü tasarımın üstünde. Ama tasarım sürecinin içindeki hayat, o da başka bir hayat. Dolayısıyla o ikisinin merakı hep sürdü.

Okula gitmem de eski ortağım ile beraber bir başlamıştık part-time ve kısa kısa devam etti ama hiçbir zaman uzun soluklu olmadı. Sadece 2000-2002 yılları arasında Güven Arif Sargın ile stüdyolara girmiştim. O stüdyolardan da çıkan öğrenciler de Türkiye’nin sayılı genç kuşak mimarlarından oldular.