Sosyal Medya

mayıs/2019
/bülten

  • Tekirdağ Büyükşehir Hizmet Binası
  • Tekirdağ Büyükşehir Hizmet Binası
  • Tekirdağ Büyükşehir Hizmet Binası
  • Tekirdağ Büyükşehir Hizmet Binası Şantiyesi
  • İzmir Alsancak Tekel Sigara Fabrikası Dönüşüm Projesi
  • İzmir Alsancak Tekel Sigara Fabrikası Dönüşüm Projesi
  • İzmir Alsancak Tekel Sigara Fabrikası Dönüşüm Projesi
  • Kariye Müzesi Giriş Yapısı
  • Kariye Müzesi Giriş Yapısı
  • Süleymanpaşa Belediyesi Hizmet Binası
  • Süleymanpaşa Belediyesi Hizmet Binası
  • Oğuzhan Aydın
  • Sinan Tuncer
SÖYLEŞİ

Nişleri Çoğaltmak

Oğuzhan Aydın ve Sinan Tuncer ile yarışma ve tartışma temelinde kurdukları Lift’i ve mimarlık ortamı bağlamında değişen yapma biçimleri ile uzmanlaşma meseleleri hakkında konuştuk.

Ezgi Tezcan: Sizi tanıyarak başlayalım, Lift nasıl kuruldu, nasıl bir araya geldiniz?

Sinan Tuncer: Biz Yıldız Teknik Üniversitesi’nde, lisans eğitimi sırasında tanıştık. Bir araya geldiğimizde siyaseti, toplumu, gündelik hayatı, Henri Lefebvre’in düşüncelerini tartışırken buluyorduk kendimizi ve bundan da zevk alıyorduk. Sonra bu diyaloğu öğrenci projelerine taşıdık. Birlikte yirmiye yakın yarışmaya katıldık ve bunların da çoğundan da ödülle ayrıldık. Böylece aklımızın bir köşesinde profesyonel hayata geçtiğimizde kendimizi daha özgür kılabileceğimiz, parametrelerini kendimiz belirleyebileceğimiz -tasarladığımız işin sahibi olma arzusunun da katalizör olduğu- bir ofis kurma fikri gelişti.

Oğuzhan Aydın: Bu konuda da birtakım avantajlarımız vardı: İkimiz de doğma büyüme İstanbulluyuz örneğin. Okula ya da başka yerlere sürekli beraber yolculuk yapıyorduk, birlikte çok fazla vakit geçiriyorduk. Genelde “iyi arkadaşla iş yapılır mı?” gibi bir çekince oluyor insanlarda ama Sinan’ın da bahsettiği gibi, tartışmadan beslenme konusu çok önemli.

Sinan Tuncer: Mezun olduktan sonra, ofis kurma fikrini nasıl gerçekleştirebiliriz diye düşünmeye başladık ve aslında bir çıkar yol da bulamadık. Ofisi kursak dahi nasıl sürdürebileceğimize dair sorulara cevabımız yoktu açıkçası. Sonra bunu zamana yaymaya ve yurtdışında yüksek lisans yapmaya karar verdik. Fakat başvuru tarihlerini beklediğimiz birkaç aylık dönemde Tekirdağ Büyükşehir Belediyesi’nin yarışma ilanını gördük. Yeni mezun mimarlar olarak kendimizi profesyonel bir yarışmada denemek istedik ve yarışma lehimize sonuçlanınca ofis için herhangi bir engel kalmadı. Böylece Lift’i kurduk.

Ezgi Tezcan: Pratiğiniz tartışmalarınızdan beslenerek geldiği için, işlerinizde mimari anlamda bir süreklilik okunabiliyor. Buradan hareketle tasarım yaklaşımınızı neler üzerine inşa ediyorsunuz?

Oğuzhan Aydın: Mutfağa bir iş geldiğinde “bu şekilde evriltiyoruz” diyebileceğimiz bir formül yok açıkçası. İşlerde dil birliği de kasıtlı aradığımız bir şey değil aslında. Kesin olan şu, bir proje üretmeye başlayacağımızda öncelikle bir araştırma süreci oluyor. Her şeyi bilemeyeceğimizin farkında olmanın avantajını kullanmaya çalışıyoruz. Bu, bir bakımdan dezavantaj gibi görünebilir fakat avantaja çevirmeye, danışabileceğimiz isimler bulup onları sıkça tartışmalarımıza dahil etmeye çalışıyoruz.

Sinan Tuncer: Tasarım faaliyetlerine normalden daha uzun süre ayırıyoruz: Araştırma, veri toplama, analiz etme süreçlerine öncelik veriyoruz ve hemen ardından çözmemiz gereken problemleri belirliyoruz. Bu problemlerin ardındaki sosyolojik, ekonomik ve coğrafi boyutları analitik bir şekilde tartışıp bunlara çözüm olasılıkları sunan, sadeleştirilmiş; genel olarak rafine edilmiş yalın bir mimari dil kurmaya çalışıyoruz.

Oğuzhan Aydın: Bunda da azami demokratik olma yolunu gözetiyoruz.

Ezgi Tezcan: Yarışmalar konusuna dönmek isterim. Bir dönem yarışmalarda aynı imgelerin çokça tekrarlandığına dair eleştiriler yoğunluktaydı fakat şu anda en büyük problem neredeyse hiç yarışma açılmıyor olması. Sizin de ofisiniz aslında bir yarışmadan temellenmiş. Öğrencilik döneminizle profesyonel yaşamınız arasında yarışmalara dair bir kırılma görüyor musunuz?

Sinan Tuncer: Yarışmalar biz genç mimarlar için, kendimizi ifade etmek adına önemli bir demokratik ortam. Biz de yarışmaları kendimizi, üretimimizi geliştirmek ve günceli takip etmek için altyapı sağlayan önemli bir faaliyet olarak görüyoruz. Profesyonel hayatımızda ağırlıklı bir yer kaplamıyor ama ilgi alanlarımızdan birisi her zaman tabi. Ülkemiz çok eski bir yarışma geleneğine sahip ama bu gelenek içinde -Hollanda’da ya da Almanya’da denk geldiğimiz- şartname hazırlanmasından inşa aşamasına dek etkin olup kazanan ekip ile idare arasındaki ilişkileri düzenleyecek kurumsal yapılar oluşturulamamış. Bu boşluk da yarışma süreçlerinin birçok noktada tıkanmasına sebep olmuş, hedeflenen yapılar bir türlü ortaya çıkamamış. Yeni yarışma açacak idari kurumlar da bu başarısızlık nedeniyle yarışma açmaktan imtina eder hale gelmiş. Dolayısıyla bence yarışma ortamının en büyük eksikliklerden bir tanesi kurumsal yapılar.

Bizim öğrenciliğimizde ve yeni mezun olduğumuz dönemde, Ömer Yılmaz’ın kurduğu Yarışmayla Yap böyle bir kurumsal yapı olarak işliyordu. Bu vesileyle o dönemde çok fazla yarışma açılıyordu ancak şimdi, ivmesi gittikçe düşmeye başladı. Bunun birçok farklı sebebi de var elbette ama en önemlilerinden biri bence bu.

Oğuzhan Aydın: O dönemde Yarışmayla Yap dışında da birçok farklı yarışma açılmıştı. Çünkü bu, kurumları teşvik eden bir atmosfer sağlıyordu. Şu an herhalde bu kırılmanın önemli bir nedeni, Sinan’ın da dediği gibi, böyle bir kurumun eksikliği. Çünkü kurumların yarışmalara inancı, özellikle mimarlığın bizim ülkemizdeki gibi yürütüldüğü yerlerde çok kuvvetli olmuyor. İşverenler sürecin bu kadar uzamasını ve iplerin kendi ellerinden o kadar uzaklaşmasını istemiyorlar. Bu yüzden de yarışma riskli bir yöntem gibi görünüyor.

Ezgi Tezcan: Tekirdağ Büyükşehir Belediyesi projesi şu anda yapım aşamasında. Yarışmanın açıldığı günden bugüne kadar bu kurumsallaşmamış yapıdan kaynaklanan zorluklar yaşadınız mı?

Sinan Tuncer: Çok oldu. Yarışmadan sonra jüri çekildi; biz yeni mezun mimarlar olarak -arkadaşlarımız Yücel Demir ve Semih Yeşilmen ile birlikte- işleyişini, dinamiklerini hiç bilmediğimiz bir kamu kurumuyla baş başa kaldık. Bizi yönlendirecek, hatalarımızı telafi edecek veya iki tarafın haklarını gözetecek bir kurum olsaydı süreç daha sağlıklı yönetilir, her iki taraf da daha az zarar görürdü. Ama yine de biz şanslı taraftaydık, karşılaştığımız idare, anlayışlı ve mimarlara saygılıydı. O yüzden birçok arkadaşımıza kıyasla kendimizi daha şanslı hissediyoruz.

Ezgi Tezcan: Yeni mezunken kazanılan bir projenin inşa edilmesi de sanıyorum ki başlı başına bir şans. Bu anlamda sonuçsuz kalan pek çok yarışma oldu. Buradan elde ettiğiniz deneyim sonraki projelerinize nasıl yansıdı?

Oğuzhan Aydın: Şu an, Alsancak Tekel Sigara Fabrikası’nın dönüşümünü kapsayan bir proje üzerinde çalışıyoruz. Kurumlarla diyalog kurma meselesi bu işin en önemli adımlarından biri. Tekirdağ Büyükşehir Belediyesi projesinde de hem olumlu hem olumsuz anlamda bunu birçok defa deneyimledik ve oradan iyi dersler çıkardığımızı düşünüyoruz. Bu, ilk projemiz kadar büyük bir proje değil ama bir restorasyon ve yeniden işlevlendirme projesi olduğu için iş yükü anlamında en az onun kadar zorlayacağını düşünebileceğimiz bir proje.

Sinan Tuncer: Bu projeyi Türkiye Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanlığı ile yürütüyoruz. Orada karşımıza çıkabilecek problemleri ya da bir hamlede bulunduğumuzda alabileceğimiz tepkileri, benzer kamu kurumları oldukları için önceden deneyimlemiş olduk. Benzer reaksiyonlar gösteriyorlar. Gelecek tepkiyi önceden tahmin edebilmek ve ona göre pozisyon alabilmek çok önemli. Bir yarışmanın en önemli getirisi, mimarlardan oluşan bir jürinin meşrulaştırdığı bir projeyle işverenin karşısına çıkıyor olmak. Dolayısıyla bir adım önde oluyorsunuz. Ama bakanlık ile yürüttüğümüz projede böyle bir gücümüz yok. O zaman da bir tür oyun gibi, yeni stratejiler geliştirmeye başlıyorsunuz. En büyük kazanımı bu oldu, idareyle ilişki kurmak öğrendiğimiz en önemli şeydi.

Ezgi Tezcan: Sizin de deneyimlediğiniz gibi, genç ofisler arasında projeden projeye büyüyüp küçülen, farklı işbirlikleriyle çoğalan organik bir iş yapma modeli söz konusu. Sizce bu iletişim ortamının getirileri neler, nasıl bir bilgi birikiminden söz edebiliriz?

Sinan Tuncer: Evet, biz bu bahsettiğiniz ortamın birebir içindeyiz; hem öğrenci yarışmalarında hem de profesyonel hayatımızda birçok işbirliği kurmaya çalıştık. O an projenin gerektirdiği üzere, hangi ekip katkı sağlayabilecekse o ekiple iletişim kurmaktan hiç çekinmiyoruz. Projelerde danışmanlarla ilerlemeyi çok önemsiyoruz. Çoğu zaman Hüseyin Kahvecioğlu ile; son projemizde ise Gül Köksal ile çalışma fırsatı bulduk ve bu birliktelikler aslında bizim için çok değerli. Biz onlara bir şeyler katıyoruz, onlar bize bir şeyler katıyor; süreçten hepimiz besleniyoruz. Ofiste büyük bir yapılanma tutma yükünden de kurtuluyoruz.

Ezgi Tezcan: Ofisi sürdürebilmek için stratejik bir hamle bu aynı zamanda, öyle mi?

Oğuzhan Aydın: Hem öyle hem de azami verimliliği hedefleyen bir yaklaşım. Bir proje üretirken bazen farkında olmadan bir hayale kapılıp birbirimizi o hayale doğru sürükleme hevesi duyabiliyoruz. Hayalden kastım da, Türkiye gerçekliklerinde hele de kamuyla iş yapıyorsanız, bazen gerçekleştiremeyeceğiniz ya da o anda olumsuzluklarını tartamadığınız şeyler olabiliyor. İki kişi olduğunuzda, birbirinizi çok rahat kandırabileceğiniz ya da yanlış yönlendirebileceğiniz bir ortam oluşabiliyor. Bizim başından beri bahsettiğimiz bu danışma ve çoğul bir tartışma ortamı yaratma fikri de aslında bu durumdan kaçınma ve projeleri daha iyiye götürme isteğinden kaynaklanıyor.

Ezgi Tezcan: Peki bu durum yapma biçimlerini ve ofis yapılanmalarını etkiliyor mu sizce?

Sinan Tuncer: Bugün aslında sadece küçük ofisler değil, büyük ofisler de böyle bir yapılanmaya doğru gidiyor. Mimarlığın belli niş alanları oluşuyor ve bu niş alanlarda kendini geliştirip profesyonelleşen birçok ekip var. Büyük ofisler de işlerinde o ekiplerle işbirliği yapıyor. Üstelik bu sadece Türkiye’de değil, dünya belki de kolektif uzmanlaşma alanlarının olduğu bir yapılanmaya doğru gidiyor. Rem Koolhaas dahi 2000’li yıllardaki üretimini “ad-hoc” ekiplerle kurduğu bir altyapıya dayandırdığını ifade ediyor.

Oğuzhan Aydın: Bugün geçmişteki gibi tek bir ismin çatısı altında toplanan ofisler dahi farklı uzmanlık alanlarını ya kendi içinde barındırmaya çalışıyor ya da Sinan’ın dediği gibi farklı projelerde kime ihtiyacı varsa onlarla işbirliği yapma yoluna gidiyor. Çünkü örneğin bir mimarlık ofisi sadece teşhir tanzim meselesi üzerine yoğunlaşıyor ve siz müze yapısı tasarlıyorsanız sergi tasarımını yapmanız sizin iş yükünüzü ya da maddi sorumluluğunuzu kat be kat artırabilir. Niş alanların çoğalması bu işbirliklerinin de giderek yaygınlaşacağını gösteriyor.

Ezgi Tezcan: Türkiye tasarım ve mimarlık ortamını Lift için çizdiğiniz gelecek bağlamında değerlendirirseniz, ne yöne doğru gidiyoruz sizce?

Sinan Tuncer: Türkiye mimarlık ortamı denildiğinde çok kısıtlı bir çevre geliyor benim aklıma. Takip ettiğimiz, mimarlık medyasında gördüğümüz bir çevreden mi, yoksa sokağa çıktığımızda karşılaştığımız bütüncül ortamdan mı bahsediyoruz? Ben bunu hep sorguluyorum. Örneğin Türkiye mimarlığını dünyaya tanıtmaya başladığımızda belli bir kısmı mı tanıtıyoruz, geneli mi tanıtıyoruz; bu büyük bir ikilem. Küçük mimarlık entelijansiyası dışında, çok içler açıcı bir ortam görmüyoruz açıkçası. Mimarın rolünün de bu yüzyılda -moderniteden itibaren- sürekli işgal edilmesiyle birlikte belki de bu değişen rolü kabullenip fayda sağlamaya çalıyoruz.

Bu ortam da açıkçası Lift’in geleceğine yönelik kararlarımızı etkilemiyor. Biz portfolyomuza çeşitli projeler katmak, sanayi ya da konut yapıları gibi henüz çalışmadığımız konuları çalışmak istiyoruz. Bu çeşitlilik içinde de sizin de ifade ettiğiniz gibi, ortak bir dil kurmaya çalışıyoruz. Ama tabi dediğim gibi bu biçimsel bir dil değil, mimarlık yapış biçimimizin sürekliliğinden bahsediyorum.

Oğuzhan Aydın: Lift’in geleceği konusunda Sinan ile hemfikirim. Türkiye’deki mimarlık ortamının durumuyla ilgili de, mimarlığın nasıl algılandığı hepimizin önünde ciddi bir problem olarak duruyor. Sıradan bir vatandaş “mimara neden ihtiyacım var?” sorusunu kendine sorup makul bir cevap verebildiğinde artık bu konuda kaygılanmayacağız. Bir konut ihtiyacında mimar akla kaçıncı sırada geliyor ya da kişinin “bir mimar benim için ne yapacak” sorusuna karşılık olarak mimardan beklentisi ne olacak? Öncelikle bunun çözülmesi gerekiyor; burada bir kopukluk olduğunu düşünüyorum. Eğer kamu da işin içinde olmasa mimarlık gerçekten niş bir meslek haline evrilmeye çok yakın durumda. Uğur Tanyeli bir dersinde -kelimesi kelimesine olmasa da- “mimarlık, refaha kavuşmuş toplumlarda doğru şekilde yapılabilecek bir meslektir” demişti. Biz o refahtan biraz uzağız ve bu konuda milletçe önceliğimiz başımızı sokacak bir yer bulmak. O yüzden mimar bu sıralamada çok gerilerde kalıyor ve mimarın yaptığı iş de ne yazık ki pek algılanamıyor.