Sosyal Medya

mayıs/2018
/bülten

  • Fuat Sezgin Kütüphanesi
  • Fuat Sezgin Kütüphanesi
  • Fuat Sezgin Kütüphanesi
  • Fuat Sezgin Kütüphanesi
  • Akçakocabey Mescidi
  • Akçakocabey Mescidi
  • Akçakocabey Mescidi
  • Akçakocabey Mescidi
  • Akçakocabey Mescidi
  • Akçakocabey Mescidi
  • Taraklı Park
  • Taraklı Park
  • Taraklı Park
  • Taraklı Park
  • Taraklı Park
  • Taraklı Park
  • Gümüşhane Rum Lisesi
  • Gümüşhane Rum Lisesi
  • Gümüşhane Rum Lisesi
SÖYLEŞİ

Tarihte Özgünü Aramak

Koop Mimarlık kurucusu Yusuf Burak Dolu ile pratiğinin merkezine yerleşen koruma ve restorasyon konusunu, bu alanda izlediği yaklaşımları ve Türkiye'de mimarlık ortamına dair görüşlerini konuştuk.

Koop Mimarlık'ın hikayesi ile başlayalım. Ofisi kurma kararınızı tetikleyenler nelerdi?

Önceden kurgulanmış bir plan değildi ama sanırım en başından beri kendi ofisimi kurma isteğim vardı çoğu mimar gibi. Okul dönemimden itibaren çeşitli ofislerde çalışmıştım. Fakat en çok zevk aldığım işler arkadaşlarımla yaptığım yarışmalar ve atölyelerdi. Okulun son senesinde birkaç arkadaşımla YTÜ Uygulama Atölyesi’ni kurmuştuk. Projesi, uygulaması ve bütün süreçlerini öğrencilerin yaptığı ve yönettiği bir işti. Sonrasında özellikle restorasyon eğitimim dolayısıyla freelance işler almaya başladım. Genellikle tasarım ofislerinin, kendi uzmanlık alanları olmadığı için, dışarıya yaptırdığı işlerdi. Bu dönemde birçok ofis ve arkadaşımla kolektif projeler üretmeye başladık. Bu ortam bir şekilde beni kendi ofisimi kurmaya itti diyebilirim. Bu birikim ve kooperatif çalışma ortamı 2011 yılında KOOP’un kurulmasını kaçınılmaz kıldı.

Ofisin adına KOOP’ta karar kılmamın sebebi işlerimizi kooperatif bir ortamda yürütmemizdi. Bu sadece proje ortakları, çözüm ortakları, danışmanlar gibi farklı disiplinlerde birçok aktörün bir araya geliş biçiminden değil, aynı zamanda ofisin fiziksel mekan organizasyonundan da kaynaklanıyordu. Yeni ofis kumaya çalışan 4 ekip bir araya gelerek paylaşımlı bir ofis mekanı kurduk.

Projelerinizi arasında çok sayıda da restorasyon çalışması yer alıyor. Koruma ve yeniden işlevlendirme konusunda nasıl bir yaklaşım izliyorsunuz?

Restorasyon yüksek lisansı yaptığım için bu alanda işler daha kolay bulunur olmuştu benim için. Zaten çok sevdiğim ve uzmanlaşmak istediğim bir alandı. Öte yandan hiçbir zaman tasarımdan uzak kalmak istemedim. Ama bir şekilde üzerinize bir etiket yapışıyor ve insanlar sizi bu etiket dışında bir üretim içinde düşünemiyorlar. Bizim için de bazen böyle bir algı oluşabiliyor ve “Siz restorasyon işi yapıyordunuz değil mi? Şurada bir otel projemiz var, bize önereceğiniz bir ofis var mı?” ya da “Eski taş evlerden yapmak istiyoruz, cumbalı, yaparsınız değil mi?” gibi taleplerle gelebiliyorlar. Oysa ki restorasyon, ya da daha geniş olarak tarihi bir yapıyı dönüştürmek, ekler yapmak, tarihi alanda yeni yapı tasarlamak, tarihi bölgelerde çalışmak mimarlığın en kritik alanlarından biri ve mimarların tasarım yaklaşımlarının en önemli olduğu alan.

Salt onarımdan oluşan bir restorasyon işinde dahi mimarların çok iyi birer tasarımcı olması gerektiğini düşünüyorum. Restorasyonun tasarımdan uzak, değiştirilemez kurallara sahip, uzman olmayanların yaklaşamayacağı bir alan olduğu algısı bırakın kamuoyunu, mimarlık camiasında bile çok yaygın. Fakat bu algıdaki restorasyon tamamen yeniden yapma (rekonstrüksiyon) üzerine kurulu. Eski bir eser mi var, ister boyası dökülmüş olsun, ister günümüze sadece temelleri kalmış olsun, eski hali ile birebir aynı şekilde yapmalıyız, yoksa çivi bile çakamazsın! Yapılan her iş de bu algıya göre yorumlanıyor, bütün restorasyonlar “rezalet” olarak görülüyor ve basında da bu şekilde yer alıyor.

Restorasyonun toplum tarafından tartışılan, dikkat edilen ve hatta “yanlış bir şey yapmasınlar” içgüdüsüyle önemsenen bir konu olması restorasyon dünyası için sevindirici. Yapılan tamamlamanın derecesi ve yöntemi tartışılabilir, fakat farklı açılardan çekilmiş fotoğraflarla yapılan karşılaştırmalar, hiçbir uzman görüşü alınmadan yapılan haberler tartışmaları değersizleştiriyor, toplumu yanlış yönlendiriyor.

Bu noktada mesele restorasyonda hangi yöntemlerin kullanılacağının birçok durumda kesin bir cevabının olmaması. Koruma kuramı oluşmaya başladığından beri üslup birlikçi/tamamlayıcılar ve romantikler arasındaki tartışma çeşitli sentezleri doğursa da UNESCO ve ICOMOS gibi uluslararası koruma örgütlerinin neredeyse bütün tüzük, bildiri ve kararlarında yapıların özgün değerlerinin olduğu gibi korunması, taklitçi tamamlamalardan ve çok elzem olmadıkça rekonstrüksiyondan kaçınılması ortak görüşü hakim. Romantik görüşün atalarından John Ruskin “bir taklit, aslına benzemede ne kadar başarılıysa, o kadar kötü sayılmalıdır” der.

Yapının günümüze ulaşan özgün kısımlarının yok olmuş/bozulmuş kısımlara oranı da yaklaşımı etkileyen başlıca unsurlardan. Çoğunlukla sağlam bir yapıdaki bozulmaları elbette özgün malzeme ve tekniklerle onarmanın/tamamlamanın yanlış olduğunu kimse söyleyemez. Fakat günümüze yalnızca birkaç duvarı veya kalıntıları ulaşmış yapıları tamamlamalı mıyız? Ne kadarını tamamlamalıyız? Tamamlanan kısımları özgün malzemeler ile tarihi taklit eden “eskiymiş gibi” mi yapmalıyız yoksa eski ve yeniyi ayırt etmemizi sağlayan, benzer ama farklı malzeme ve dokular mı seçmeliyiz? Tamamen kontrast yaratmak taklitçi bir işten daha dürüst bir yaklaşım değil mi?

Projelerimizi bu yaklaşımla üretmeye çalışıyoruz. Herhangi bir yapı tasarlamaktan veya yeniden yapımcı, tamamlayıcı bir restorasyondan çok daha zorlu bir süreç olsa da tarihi yapıların bunu hak ettiğini düşünüyorum. Bu noktada biraz da ego tartışması yaşıyoruz. Tarihi yapıyı tamamlarken, üstünü örterken, bir ek yaparken bir yandan o yapının özgün karakterini taklit etmemeye çalışıyoruz, öte yandan onunla yarışacak yeni bir rol sürüyoruz sahneye. Yapılan müdahalenin başrolde olmadığı; onunla yarışmadığı bir sonuca ulaşmak çok zorlayıcı olabiliyor ve en sonunda mimar egolarımız var.

Bu konuda şimdiye kadar yaptığımız projelerden tarihi mekanla ilişki kuran iki uygulanmış örnekten bahsedebilirim. Akçakocabey Mescidi tarihi ve doğal sit alanında işverenin “kubbeli ve minareli Osmanlı camii” isteğine karşı bölgede yok olmuş ahşap yığma mescit geleneğini en basit haliyle yeniden yorumlamaya çalıştığımız bir süreçti. Sonunda her iki tarafın ilk istekleri olmasa da, tarihselciliğe bulaşmayan, mütevazi bir yapı çıktı ortaya. Taraklı Meydanı’nda da yok olmuş tarihi çarşı dokusu üzerinde gelişmiş bir park/meydan vardı. Tarihi doku içinde tanımsız, plansız, kendiliğinden gelişmiş bir alandı. Çevre sokaklar, tarihi yapılar, yerli ve turist sirkülasyonlarını çözen; aynı zamanda yok olmuş tarihi çarşının izlerini gösteren, sakin bir meydan oldu sonunda.

Şimdiye kadar yaptığımız projelerden eski-yeni dengesini sağlamakta beni en tatmin eden proje ise henüz uygulanmamış olan Gümüşhane Rum Lisesi diye düşünüyorum. Yok olmuş, terk edilmiş bir yerleşimde dört duvarı kalmış bu yapının otel olmak üzere rekonstrüksiyonu yapılacaktı. Önerilen işlevle ne yaparsak yapalım yapıyı hak ettiği şekilde koruyamayacak ve tasarlayamayacaktık. Bu yapının hak ettiği müdahalenin mevcut duvarları koruyup, içeride mümkün olan en şeffaf, hatta mümkünse tek mekanı oluşturmak, duvarların kalan kısımları ve çatıyı da çağdaş malzeme ve yöntemlerle kapamak olduğunu; bunu da farklı, kamusal bir işlevle yapabileceğimiz konusunda ilgilileri ikna ettik ve gerek işveren kurum gerekse koruma kurulundan çok olumlu tepkiler aldık.

Yarışmalar mesleki pratiğiniz içinde nasıl bir ağırlığa sahip? Yarışma ortamı hakkında düşünceleriniz neler?

İlk yıllarda biraz daha fazla katılma imkanı bulurken, son yıllarda yarışma yapma oranımız çok azaldı. Yarışmaların güncel, konvansiyonel mimari pratiğimizi sorgulamak ve bizim gibi küçük/orta ölçekli ekiplerin tasarım yapabilme özgürlüklerinin sınırlarını denemek için bir fırsat olduğunu düşünüyorum. Ofisin iş yükünün son yıllarda artması sebebiyle açık yarışmalara katılamıyoruz. Birkaç davetli yarışmaya katıldık ama açık yarışmalar kadar özgür hissedemedim. Belirli bir problemi, belirli girdiler ve bütçeler içinde çözmenin zorluğu hayalimizdeki yarışma algısıyla çelişiyor. Aslını söylemek gerekirse açık yarışmalarda da, özellikle Türkiye’de, bahsettiğim tasarım özgürlüğünü sorguladığım oluyor. Bu sorgulama sadece yarışma şartnamesi veya bütçeye dayalı zorluklardan değil, birçok yarışma sonucunun heyecan uyandırmamasıyla alakalı. Öte yandan yarışma projelerinin uygulamaya dönüşme oranının düşüklüğü, tanımlanan süreler ve ödüllerin orantısızlığı, şartname hükümlerine uymayan projelerin seçilmesi vb. birçok konu da yarışmalara katılmaya olan heyecanınızı azaltabiliyor. Elbette yarışmalara katılmaktaki ana hedef kazanmak değil. Bazı yarışmalarda yaptığımız maketi o kadar seviyorum ki “ödül almasak da maket bize kalsa” diye dua ediyorum. İyi bir düşünme ortamı sağladığınız, güncel proje süreçlerinizin dışına çıktığınız, farklı aktörlerle çalıştığınız sürecin sonucunda ödül almayı bırakın, projeyi teslim etmeseniz bile mutlu olabiliyorsunuz.

Tecrübeleriniz doğrultusunda Türkiye mimarlık ortamını nasıl görüyorsunuz, bizi mimarlık anlamında nasıl bir gelecek bekliyor sizce?

Küçük ölçekli bir ofis kurucusu olarak mevcut ortam hakkında çok olumlu konuşamayacağım. Mimarlığın ne olduğunun bırakın şahısları, proje yaptıran kurumlar tarafından dahi tam olarak bilinmediği bir ülkedeyiz. Yaşam çevresini kendi kendine oluşturan her canlı gibi elbette bütün insanların mimarlık hakkında bir fikri var. Öte yandan toplumun estetik algısı, sanat ve tasarım kültürüne hakimiyeti de mimarlığın anlaşılabilir ve iyi yapılabilirliğini etkileyen önemli bir unsur. RIBA’nın yaptığı bir araştırmaya göre Britanyalıların %47’si mimarlık mesleğinin tam olarak ne olduğunu bilmiyor. Ülkemizdeki oranların %90’lara ulaşabileceğini düşünüyorum.

Bürokratik veya teknik konularda Türkiye’nin ilerleme kaydettiğini düşünüyorum. Aynı şekilde nitelikli mimarlığa olan talebin de hızlı olmasa da arttığı görülüyor. Fakat aranan nitelik büyük oranda maddi. Pahalı veya pahalıymış gibi görünen malzemeler, tarihiymiş gibi görünen, Osmanlı-Selçuklu referanslı olduğu sanılan neo-neo-klasik binalar talep görüyor.

Öte yandan mimarlık camiası ise kendi içinde tam tersi yönde ve oranda gelişiyor. Yarışmalar, etkinlikler, bienaller, bienallere katılımdaki nitelik farkı, tartışma ortamı, özellikle öğrenci kolektiflerinin projeleri mimarlık ortamı için ümit verici.