Sosyal Medya

şubat/2019
/bülten

  • Evka 3 Sosyal Merkez ve Aktarma İstasyonu
  • Çevreköy Konut Kooperatifi
  • Paşa Meydan Apartmanı
  • Karabağlar Kamusal Açık Mekan ve Kent Meydanı
  • 7 İklim 7 Bölge Mahalle – Muş
  • 7 İklim 7 Bölge Mahalle - Muş
  • 7 İklim 7 Bölge Mahalle – Hatay
  • Süleymanpaşa Belediyesi Hizmet Binası
  • Ürgüp Belediyesi Hizmet Binası
  • İzmir Tınaztepe Üniversitesi Kampüsü
  • MEES Mimarlık Ofis
  • MEES Mimarlık Kurucu Ortaklar
SÖYLEŞİ

Tasarımda Süreklilik Arayışları

MEES Mimarlık kurucuları Esra Yılmaz Keskin ve Mete Keskin ile yoğun göç altında olan İzmir’de sürdürdükleri pratikleri ve Türkiye’de mimarlığa verilen değer üzerine konuştuk.

Ezgi Tezcan: MEES Mimarlık’ın hikayesinden başlayalım, ofis kurma kararı nasıl ortaya çıktı?

Esra Yılmaz Keskin: İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi'nde lisans eğitimimizin ardından yüksek lisans eğitimi için İstanbul'a geldik. Yıldız Teknik Üniversitesi'nde mimari tasarım programında yüksek lisans eğitimimin ardından İstanbul'da çalışmaya devam ettim. Beş senelik İstanbul deneyiminden sonra ofisimizi İzmir'de kurmayı tercih ettiğimiz için İzmir'e dönüş yaptık. Ofis kurma kararını asıl tetikleyen ise bilgi, birikim ve yeteneklerimizi daha özgür kılabilme, kendi parametrelerimizi kendimiz belirleyebilme arzusu oldu. İzmir'e dönüş yaptığımız 2016'dan bu yana mimarlık pratiğine dair çalışmalarımızı kendi ofisimizde sürdürüyoruz.

Mete Keskin: İzmir’de lisans eğitiminden sonra, İstanbul’da yüksek lisans eğitimi sırasında ve sonrasında Teğet Mimarlık’ta tasarım ekibinde çalışma fırsatım oldu. Yaklaşık beş yıllık İstanbul tecrübesi mesleki olarak bana çok şey kattı. Kendi ofisimizi açma fikri lisans hayatımızdan bu yana hep mevcuttu. Hem öğrencilikte hem de iş hayatımızda sürekli yarışmalara katılan ve farklı üretim arayışında olan bir ekip olarak bunu denemek istedik ve sanırım iki buçuk yılın sonunda bazı şeyleri başardık ve ofisimizi belirli bir seviyeye getirdiğimizi söyleyebilirim.

Ezgi Tezcan: Büyük oranda yarışmalara dayanan bir pratiğiniz var, güncel yarışma ortamına dair yorumlarınız neler olur, karşılaştığınız zorluklar ya da sahip olunan avantajlar neler sizce?

Esra Yılmaz Keskin: Mimarlık anlayışımız multidisipliner çalışma modeline dayanıyor. Birlikte üretmeyi, kent adına, mimarlık adına deneysel ürünler tasarlamayı hem seviyoruz hem de bu durumu dert ediniyoruz diyebilirim. Daha öğrenciyken yarışmalarla tanıştık. Lisans ikinci sınıftayken ilk aldığımız ödülle o yıl Barselona'da düzenlenen Dünya Mimarlık Festivaline (WAF) gönderilmiştik. İkinci sınıf öğrencisi için ufuk açması adına çok güzel bir şey bu. Öğrencilik hayatımız boyunca ve sonrasında yarışmalara girmeye devam ettik. Yarışma bizim için bir tutkuya dönüştü. Bu tutkuyla mimari ve kentsel alandaki üretimlerimize devam ediyoruz. Ancak güncel yarışma ortamına baktığımızda geçmiş yıllara kıyasla yarışmayla proje üretim süreçlerinin gittikçe daha da azaldığını görmek bizi üzüyor.

Yarışmalar, nitelikli proje üretiminin herkese eşit hak ve şans verilerek yapılması adına değerli bir yöntem. Ülkemizde proje üretim sürecinde genç mimarlara karşı bir önyargı var. Yarışmalarda kimlik gizliliği, projenize bu önyargılar olmadan bakılmasını sağlıyor. Ancak yarışmalarda da birçok kişi arasından projenizin öne çıkması gerekiyor. Ayrıca, özellikle bizim gibi ofisi olan, maaşlı çalışmayan mimarlar için yarışmalara verdiğiniz zaman ve emek sizi zorlayabiliyor. Nitelikli proje üretiminin gerçekleştirilebilmesi adına çok zor bir dönemden geçiyoruz. Birçok ülkede mimari üretime çok değer veriliyor ve nitelikli üretimler ve ofisler devlet tarafından destekleniyor. Umarım bizim ülkemizde de mimarlığa verilen değer artar.

Mete Keskin: Hem öğrencilikten gelen bir pratik olarak hem de özellikle ailenizde daha önce mimari bir geçmiş yok ise kendinizi kanıtlayabileceğiniz ve nitelikli üretim yapabileceğiniz tek alan olarak yarışmaları birincil mimari üretim pratiğimiz olarak belirtebiliriz.

Güncel olarak ülkemizin içinde bulunduğu ortam yarışmaları da etkiliyor ve maalesef en fazla yarışma açan aktör olan kamu kurumları, mimari ve kentsel yarışmalarla ilgili hevesli değiller ve ikna edilmeleri gerekiyor. Çok az sayıda yarışma açılması ve açılan yarışmalar sonucunda elde edilen projelerin çok azının hayata geçebilmesi de ortamı bir kısır döngüye itiyor. Yarışma ortamının zenginleştirilmesi ve ölçeği ne olursa olsun tüm kamu yapılarının projelerinin yarışma ile elde edilmesi gerektiğine inanıyorum. Bu da yarışmaların daha bölgesel olabileceği, katılımcıların mutlaka yeri gördüğü, jüri ve yarışmayı açan kurumla proje sürecinden önce herkese açık bir ön kolokyuma katılabildiği bir modeli hayal etmeme neden oluyor. Hem yarışma açan kurumların hem de yarışmaya katılan mimarların yarışmayı bir prestij ve reklam aracı olarak görmekten vazgeçmesini, yarışmaların bir mimari iş yaptırma/yapma yöntemi olarak görülmesini sağlayacak bir model üretilmesi gerekiyor. Süreçleri hızlandıracak, ölçek ve bütçeleri küçültecek, sonuç odaklı (mimari yapının elde edilmesi) bir yarışma modeli ile yapılı çevremizdeki nitelikli alanların artacağına inanıyorum.

Ezgi Tezcan: Ofisiniz İzmir’de bulunuyor. Son dönemde İzmir, Türkiye’nin en çok göç alan kentleri arasında yer alıyor. Bunun yapılı çevre ve mimarlık ortamı üzerindeki etkilerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Esra Yılmaz Keskin: İzmir, bir anda gündeme gelerek özellikle İstanbul'dan yoğun bir eğitimli insan göçü almaya başladı. Aslında bu durum İstanbul'da yaşam alanı kapasitesinin ciddi anlamda sıkıntılı olduğunun bir göstergesi. İzmir kent merkezinde de yavaş yavaş yoğunluğu hissediyoruz. Ancak İzmir'in kıyı kenti olması itibariyle İzmir'in sakin sahil kasabalarına yerleşip yine de kent merkezine yakın olabilme potansiyeli de göçleri tetikliyor. Yapılı çevre anlamında da İzmir gelişme bölgelerinde konut yapımı artış göstermeye başladı. İzmir'i İstanbullaştırma çabalarının ciddi anlamda sorunlu olduğunu düşünüyorum. Çünkü İzmir sosyokültürel durumu, yaşayanları ile kentin sosyolojik ve fiziksel özellikleri gereği bu yükü kaldıramaz.

İzmir'i İzmir yapan, daha samimi, sakin, dingin ve özgür olma hali ve bu yönleriyle öne çıkıyor. Bunun yok edilmemesi gerekiyor. Mimar olduğumuz için, farklı mesleklerce hep daha çok bina yapılsın diye düşündüğümüz sanılıyor. Oysaki bazen, hiçbir şey yapmamak ya da sadece iyileştirmek de mimarlıktır. Mimar olarak, kamu yararına ve yaşam alanlarımızın yüksek nitelikli olmasına kafa yormalıyız.

Mete Keskin: İzmir, İstanbul’dan kaçışın meta haline getirilmiş hali şu anda. Maalesef bu yoğun göç İzmir’deki birçok kentsel aktör tarafından istenen, fakat hiçbir şekilde planlanmayan bir olgu. Amaç sadece bu göç üzerinden konut, ofis ve toprak satmak. İzmir’e göç eden çoğu insan İstanbul’dan farklı olduğu için geliyor, ama geldikten sonra buranın İstanbul gibi olmasını istiyor ve onun için elinden geleni yapıyor.

Yapılı çevreyi de daha yerel dinamiklerin ötesinde İstanbul ve Ankara’dan gelen büyük yatırımlar domine ediyor. Bu sebeple hem kent merkezinin hem de Alaçatı, Çeşme gibi birçok kendine özgü mimari dokunun, planlanmadan sadece birer pazarlama nesnesi olarak tüketildiğini düşünüyorum. Mimarlık ortamı üzerine etkisi ise daha ilginç ve tek cümle ile açıklayacak olursam; İzmir’e proje yapmak için İstanbul’a taşınmanız gerekiyor.

Ezgi Tezcan: Türkiye’de tasarım ve mimarlık ortamını göz önüne alarak bu hızla büyüyen ve genişleyen yapılı çevre içinde nasıl bir tasarım yaklaşımı izliyorsunuz?

Esra Yılmaz Keskin: Türkiye'de tasarım ve mimarlık ortamının çok da özgür olmadığı görüşündeyim. Bir proje tasarlarken, özellikle kent merkezinde yönetmelikler ve diğer uygulamalar sizi baskılayabiliyor. Biz her zaman daha insancıl mekanlar üretebilmek için çabalıyoruz. Tasarımlarımızda kamusal alanlardan, yapılara kadar her ölçekte insanı temel unsur olarak ele alıyoruz. MEES Mimarlık olarak da mottomuz, mimar ve kuramcı Juhani Pallasmaa’dan geliyor: “Mimarlık, dünyayı anlamak ve onu daha anlamlı ve insancıl bir yere dönüştürmekle ilgilidir”. Bu anlayıştan yola çıkarak, bulunduğu çevreyle bağları güçlü ve aidiyet duygusu yüksek, nitelikli yaşam alanları üretmeye çalışıyoruz.

Mete Keskin: Mimarlık disiplinini bizimki gibi gelişmekte olan ülkelerde bir mücadele alanı olarak tanımlayabiliriz. Hem toplum ve yöneticiler bu konuda çok bilinçli değil hem de nitelikli yapılı çevreyi finanse edecek istikrarlı bir sistem yok. Çoğunlukla inşa faaliyeti hızlı ve çok para kazanmanın bir yöntemi olarak görülüyor. Bu durumda mimar olarak hayatın gerçeklerini de göz önünde bulundurduğunuzda hem müteahhit ve toprak sahibiyle uğraşmak hem de bu mücadeleyi çoktan bırakmış meslektaşlarınızın önünüze koyduğu engeller sizi çok zorlayabiliyor. Fakat biz yarışmalardaki başarımız sayesinde en azından bir mimari seri üretim ofisine dönüşmekten kaçınabiliyoruz, çalıştığımız işverenler ve projeler konusunda bir nebze de olsa daha seçici olabiliyoruz. Tasarımlarımızın da sadece bir parseli tasarlamaktan ziyade kent ve yakın çevresine dair bir söz söylemeye çalışan, ticari isteklerin yanında mimari zorunluluk ve öncelikleri de atlamayan üretimler olması için çabalıyor ve mücadele ediyoruz.

Ezgi Tezcan: Akademide de atölye yürütücülükleri ve jüri üyelikleriniz var, eğitim ortamı ile profesyonel yaşam arasında nasıl bir ilişki var sizce?

Esra Yılmaz Keskin: Aslında ikircikli bir durum söz konusu; hem çok ilişkili hem de çok farklı diyebilirim. Her şeye kolayca ulaşabilen yeni neslin sadece mimarlığa değil tüm dünyaya olan bakışının farklı olması akademiye de yansıyor. Mimarlığın doğası gereği, tek bir doğrusu yok. Ben her zaman farklı yaştan mimarların birlikte tartışabilme, üretebilme, düşüncelerini ifade edebilme ortamlarının arttırılmasından yanayım. Üniversite ortamı, farklı kültürlerden, farklı şehirlerden gelen bambaşka karakterdeki bireylerin buluşma noktası ve buna bir de mimarlık eğitimi eklenince çok boyutlu bir katmanlaşmaya şahit oluyorsunuz.

Profesyonel hayatta ise aldığınız mimarlık eğitimine bambaşka parametreler dahil oluyor. Aslında buna "hayatın ve Türkiye'nin gerçekleri" dahil oluyor diyeceğim. Türkiye'de mimari üretime verilen değer yoksunluğu, mimarlık yapabilme yetinize oldukça olumsuz yansıyor. Ama umudumuzu yitirmemek gerekiyor. Her zaman nitelikli üretime şevk etmek ve bizzat çabalamak gerekiyor. Herkes kendi mesleğinde yeni nesillere katabileceği kadar şeyi katmalı, birbirini beslemeli. Bilgi alışverişi çok önemli. Bu anlamda teorik ve pratik üretimin birbirinden kopmaması, sürekli ilişkili olması gerekiyor. Ben doktora eğitimime devam ediyorum. Öğreneceğim ve öğreteceğim daha çok şey olduğunun farkındayım. Mimarlık böyle bir şey.

Mete Keskin: Akademi çok farklı bizim için. Nefes alabildiğimiz, heyecan duyan mimarlık öğrencileriyle bir araya gelerek mesleğimize dair heyecanımızı tazeleyebildiğimiz bir alan. Atölyeleri ve jürileri karşılıklı bir öğrenme, tartışma ve uzlaşma süreci olarak görüyoruz ve oldukça önemsiyoruz. Bu sebeple de gelen tüm davetleri kabul etmeye çalışıyoruz. Tüm bu süreçler profesyonel hayatta daha yaratıcı olmamızı sağlıyor. İş hayatının kısır döngülerinden çıkarak, daha farklı düşünme yöntemleri geliştirmemize yardımcı oluyor diyebilirim.