Sosyal Medya

ağustos/2017
/bülten

SÖYLEŞİ

Tasarımın Yapıtaşları

Super-Eight ekibinden Bilge Kobaş ve Mert Cığızoğlu ile mimari tasarımın olmazsa olmazlarını, yapı fiziği ve bilişim alanlarına odaklanan araştırma temelli pratiklerini konuştuk.

Ezgi Tezcan: Super-Eight’in kuruluş hikayesinden başlamak istiyorum, ofis açma kararını nasıl aldınız? Nasıl bir model kurguladınız?

Bilge Kobaş: Bizim kendi başımıza iş yapma kararımızı etkileyen en önemli etken, başka ofislerde kolaylıkla gerçekleştiremeyeceklerimizi kendimiz denemek istememiz. Her birimizin eğildiği farklı konular var. Ben eğitimimi yapı fiziği alanında ilerlettim, Mert mimari tasarım ve bilişim konusunda yüksek lisansını tamamladı, o yönde araştırma yapmayı seviyor, Efe ise işin uygulama aşaması ile çok ilgili. Ama Türkiye’de bir mimarlık ofisi bünyesinde bunlar üzerine çalışabilmek pek mümkün değil. Bu mimarlara değil, piyasaya bir eleştiri: Koşullar çok ağır ve Ar-Ge tarafına vakit ayırma şansınız yok çünkü onun için gerekli bütçeyi projeye çoğu zaman ekleyemiyorsunuz. Biz de madem burada mutsuzuz, en azından kendi isteklerimizi denerken mutsuz olalım diye düşünüp, bir ihtimal mutlu oluruz dedik. Dört sene önce beraber çalışmaya başladık, üç senedir de bir ofis olarak devam ediyoruz.

Mert Cığızoğlu: Aslında Super Eight’i mimarlık ofisinden çok işbirlikçi bir oluşum, stüdyo olsun diye kurduk, ilk düşüncemiz buydu. Sadece mimarlık yapılacak bir yer değil, farklı disiplinleri bir araya getiren bir yapı olarak kurguladık. Bunu bir süre devam ettirmeye çalıştık ama yapı üretimi hem çok vakit alıyor hem de işin maddi kısmının büyük bir bölümünü kaplıyor. O yüzden daha çok mimarlık tarafına yöneldik ama Ar-Ge’ye yönelik uğraşımız da sürüyor.

Ezgi Tezcan: Genç ekipler arasında kurulan disipliner ve disiplinler arası işbirlikleri, mimarlık pratiğini ne yönde değiştiriyor sizce? Mimarlığın geleceği anlamında başka iş yapma biçimlerini doğurabilir mi?

Bilge Kobaş: Bu konuda SCRA Mimarlık’tan Seden ve Ramazan’ın söylediği, bizim de çok doğru bulduğumuz bir tespit var: “artık mimarlık tek adamlıktan ekip modeline dönüyor”. Gerçekten de doğru bir tespit çünkü günümüzde mimarlık ofislerinin çaplarıyla ilgili keskin bir ayrımdan bahsedebiliriz. Tepede prestijli projeler yapan mimarlık ofisleri var ve gençlerin o ağa erişmesi çok zor. O yüzden hem diğer gruplarla çalışarak kendi ağını genişletmiş hem de birçok yeteneği farklı kombinasyonlarla bir araya getirerek sağlayabileceğin hizmetleri çeşitlendirmiş oluyorsun. Ayrıca bu birleşip dağılabilen yapının getirdiği esneklik geleceğin belirsizliğine karşı çok da iyi bir yöntem.

Mert Cığızoğlu: Bu yapıyı kurmak da çok kolay değil aslında. Belki sonuçları daha iyi, daha besleyici olabilir ama zorluklarını da kabul etmek gerek. Karar verme bürokrasisinin keyifli bir zorluğu var örneğin. Herkesin her konuda eşit derecede söz söyleme hakkı olması gerekiyor. Bu doğrultuda bir şeylere karar vermek ve yönlendirmek normalden daha ağır yürüyor.

Bilge Kobaş: İletişim zorluğu yaşandığı doğru proje süreçlerinde. Bildiğin bir düzeni sürekli takip etmekten daha farklı bir yol sonuçta ama günün sonunda projeleri çok besliyor. Deneyim elde ettikçe de karşına gelen projeyi kimlerle çalışabileceğini az çok öngörüyorsun. Biz en başından beri devam ettirmeye çalıştığımız Ar-Ge kısmında da farklı ekiplerle bir araya geliyoruz. Bir senedir de bu araştırmalara daha kurumsal bir boyut kazandırdık, Bit‘n Bricks adında bir alt oluşum kurduk, analitik tasarım araştırmaları yapıyoruz. Parametrik tasarım, yapı fiziği gibi konuları sürece dahil edip sayısal verilerle tasarlamayı deniyoruz. Benim açıkçası kendi pratiğimden beklentim de buydu: Akademide keyif aldığımız araştırma süreçlerini pratikteki işlerimize entegre edebilmek. Şu anda bu süreçleri hem Super Eight’in kendi işlerinde hem de başka tasarım ofisleri/ekipleri ile birlikte pratikte test etme fırsatı buluyoruz.

Ezgi Tezcan: Projelerinizi görsel olarak ifade etme biçimlerinize bakınca görünen o ki ciddi bir analiz çalışması var arka planda süreci besleyen. Araştırma çıktıları ve analitik veriler nasıl bedene kavuşuyor peki tasarımlarınızda?

Bilge Kobaş: Benim için mimari üretim süreci Mert ve Efe’nin üretim sürecinden çok farklı. Benim gözlemim, onların daha sanatsal ya da sezgisel bir göze sahip oldukları yönünde, ama ben buna sahip olamadım. Dolayısıyla analiz-tez-sentez basamaklarını takip etmek zorunda kaldım. Bana göre, illa bir probleme cevaben üretim yapılabilir. O yüzden analiz yapıp onu tasarımda kullanmak benim için zorlanılan değil, tam da ihtiyaç duyulan şey. Analiz yaparken ancak ne tasarlayacağım ortaya çıkıyor. Mesele bir binanın cephesi öncelikle benim için boş bir sayfa, güneş analizlerine, yapının performansına bakarım. O analitik çalışmalar benim için tasarımın çıkış noktalarını veriyor. Mert ve Efe de bu şekilde bakıyor tabi ki ama mimar eli denen pratikleri daha kuvvetli.

Ezgi Tezcan: Tasarım süreçlerini ve üretimi birlikte yapıyorsunuz ama değil mi? Yoksa ofis içinde bir dağılım mı söz konusu oluyor?

Mert Cığızoğlu: Üretim süreçlerinde, tasarıma dair eskizler üretiyoruz sonrasında Bilge’nin yaptığı birtakım test sürümleri var, alternatifleri bilgisayar ortamında ya da modellerle test ediyoruz. Ve sonuçlar doğrultusunda ilerliyoruz. Etkileşimli bir şekilde yürütüyoruz.

Bilge Kobaş: Projeye dair ortaya çıkan her alternatifin performansını sayısal olarak deniyoruz. Benim son zamanda çok eleştirel durduğum bir konu var. Binamız çok yeşil, çok iyi performans gösteriyor deniyor. Oysa bu önemli değil. Bunların neye göre kıyaslandığı, yapının hangi kıstaslara göre ne kadar performans gösterdiği esas mesele. “Ne kadar” bana göre çok mühim bir bilgi.

Ezgi Tezcan: Sürdürülebilirlik meselesinin içi de bu anlamda büyük ölçüde boşaltıldı zaten. Sizin bu konuya yaklaşımız nasıl? Projelerinizde kendine nasıl yer buluyor bu konu?

Bilge Kobaş: Sürdürülebilirlik diye ayrı bir kavramın olması bana zaten en başından tuhaf geliyor. İTÜ’de yüksek lisans yaptığım programın adı Yapı Fiziği ve Çevre Teknolojileri, ardından AA’da Sustainable Environmental Design programında ikinci bir yüksek lisans yaptım ama ben genel olarak çalıştığım alanı “yapı fiziği” veya “yapılı çevre fiziği” olarak adlandırmayı tercih ediyorum. Çünkü “sürdürülebilirlik” çok riskli bir kelime. Aslında fiziksel olarak doğru çalışan ortamları üretmek bütün mesele. Zaten bir mimarın bunu fiilen yapabiliyor olması lazım. Onat Öktem bir keresinde demişti ki, “Türkiye’de depreme dayanıklı konut reklamı yapılıyor, zaten olması gereken bu, neyi öne çıkarıyorsun?”. Sürdürülebilirlik için de aynı şey geçerli.

Mert Cığızoğlu: Sürdürülebilirlik kavramını doğal ve yeşil gibi yönlerine indirgemek doğru gelmiyor. Sonuçta sürdürülebilirlik bir binanın yaşamının sürekliliği anlamına geliyor. Bir yapının her şeyden önce kullanması; bunun için de doğru ışık alması, doğru bir dolaşıma sahip olması gerekir. Sadece bunlar da değil, binanın yaşam akışının doğru kurgulanması gerekir.

Ezgi Tezcan: Odaklandığınız bu meselelere yönelik farkındalık gelişiyor mu peki sizce? Binanın yaşam senaryosunun doğru kurulmasına yönelik taleplerle karşılaşıyor musunuz?

Bilge Kobaş: Piyasada sertifika sistemlerine odaklanan geniş bir kanal var. Sürdürülebilirlik adıyla oradan güçlü bir kampanya yakalandı, baya da ilerledi. Mimarlar da bazı projelerinde karşılaştı bununla. Sertifika sistemlerini kötülemek demek değil bu eleştiri, fakat çoğu vakada yarattığı bir greenwashing’den bahsetmek yanlış olmaz. Bu büyük ölçüde ilk darbeyi vurdu zaten konuya. Çünkü mimar ne kadar istekli, bilgili, duyarlı olursa olsun işin sonunda önemli olan işvereni ikna etmek. Kavram akıllarda sertifikalarla eşleştiği zaman yapılabilecek çok fazla şey olmuyor. Fakat heyecanlı ve istekli mimarlarla çalışma fırsatı yakalıyoruz. “Bu projeyi daha iyi nasıl yapabiliriz bunu tartışalım” diyen oluyor. Bu da umut verici bir şey tabi.

Mert Cığızoğlu: Beraber çalıştığımız veya bu konularda araştırma yapan, projelerinde önem veren mimarlar kendi inisiyatiflerini kullanarak bu tip araştırmaları talep ediyorlar. Ama aslında işverenlerin de bunun uzun vadedeki faydalarını görebilmeleri lazım.

Bilge Kobaş: Aslında burada tekrar “piyasanın izin verdiği” ve “mimarın yapmaya çalıştığı” problemine dönebiliriz. Dediğimiz gibi, aslında sürdürülebilirlik, sayısal tasarım veya yapının performansı ile ilgili konulara odaklanmak çoğu zaman mimari üretim sürecinin doğal bir parçası olmalı. Fakat ürünü talep eden kişi bunu umursamadığı için sizden mümkün olan en kısa sürede, en temel hizmeti almaya çalışıyor. Öyle olunca da kendi üretim sürecine zaman içinde farklı katmanlar getirmeye çalışmak ancak kendi gayretinle mümkün olan bir şey haline geliyor. İşverenin, kullanıcının veya seni denetlemesi gereken organların seni bu yönde teşvik etmesi veya seni bir yerde belirli bir kaliteye zorlaması gibi bir durum söz konusu değil.

Ezgi Tezcan: Peki son olarak mimarlık yarışmalarına da katılan bir ekip olarak, mimarlık yarışmalarının açık bir zeminde tartışılabildiğini düşünüyor musunuz?

Bilge Kobaş: Ben henüz çok deneyimli olmasam da yarışmaların arka planında da yer aldım, bu nedenle konuya biraz farklı yaklaşıyor olabilirim. Bu tartışılacak çok yönü olan bir konu, fakat “en azından elimizde tartışabileceğimiz bir şey var” diyerek başlamak istiyorum. Mimarlar Odası’nı ise kendi sorumlulukları olmasına rağmen bu alanda çok yetersiz kaldıkları için eleştiriyorum.

Biz kendi adımıza, Türkiye’de yarışma ortamını bir adım daha iyileştirmek adına naçizane bir müdahalede bulunduğumuzu düşünüyoruz: Yarışma şartnamelerinin çok yetersiz olduğunu, tasarımcıya hiçbir bilgi verilmediğini düşünüyorduk ve dedik ki, yurtdışında yapılan kallavi yarışma eki kitaplarından hazırlamak istiyoruz. Bu fikrimizi Ömer Yılmaz ile görüştüğümüzde o da heyecanlandı, birkaç yarışmaya bu şekilde müdahil olma fırsatı yakaladık ve elimizden geldiğince kapsamlı yarışma dokümanları hazırladık. Yarışmaya katılan ekiplerden de oldukça olumlu tepkiler aldık. Şu an üçüncü yarışma için hazırlanıyoruz ve tasarımcılara yarışmanın amacını, alanını, bağlamını, ihtiyacı daha net bir şekilde anlatabilmek adına kendimizi her seferinde daha çok geliştirmeye çalışıyoruz.

Çok spesifik bir konuya değindim ve biliyorum ki hem internet ortamında, hem çeşitli etkinliklerde, hem de informal diyaloglarda bu konu çok farklı yönleriyle eleştiriliyor. Bazen eleştirilere katıldığımız durumlar oluyor tabi ki, ama sorunları aşmanın tek yolu da daha fazla yarışma ve pratik yapmak bana kalırsa. Ve yapıcı olmak gerektiğini unutmamak gerek.

Mert Cığızoğlu: Bizden daha fazla yarışma yapan ve daha yetkin olan, daha iyi cevap verecek arkadaşlarımız olabilir; katıldığımız kadarıyla hiçbirinden de birincilik alıp binamızın yapılmışlığı yok. Fakat yarışmalar ve piyasa mimarisi arasında karşılaştırma yaparsak, yarışmaların kesinlikle çok daha adil olduğunu söyleyebilirim. Herkes jürileri, sonuçları, değerlendirme yöntemlerini vs. çok sert eleştirebiliyor ama piyasada mimari ölçütlere hiç uymayacak şeyler değerlendirme ölçütü haline gelebiliyor.

Bilge Kobaş: Mert’in dediği çok doğru, piyasada o kadar başka değerlendirme ölçütleri var ki, en azından ağırlıklı olarak mimarlığı tartışabileceğimiz bir ortam olması nefes aldırıcı. Öte yandan belki de bu küçük korunaklı dünyamızda birbirimizi eleştirirken bazen gerçek dünyanın nasıl bir yer olduğunu unutuyoruz ve o nedenle daha acımasız bir hale gelebiliyoruz.