Sosyal Medya

ekim/2017
/bülten

SÖYLEŞİ

Tasarımla İlk Buluşma

Mimarlık eğitimini ve mimarlıkla tanışma anını sorgulayan bir tavırla çeşitli atölyeler yürüten Mil’i kurucuları Dilara Tekin Gezginti ve Eda Özgener ile konuştuk.

Ezgi Tezcan: Hikayenin başına dönelim istiyorum, Mil’i şekillendiren bu birliktelik nasıl başladı?

Dilara Tekin Gezginti: Aslında Eda’yla üniversiteden arkadaşız, Mimar Sinan’dan; yani Mil’den çok önce. Dolayısıyla meselenin başlangıcını biraz açıklamak iyi olabilir. Ben, yaklaşık 6 yıl kadar mimarlık ofislerinde çalıştım, bu süreye bir yüksek lisans (İstanbul Teknik Üniversitesi) da eşlik etti. Okulla bağımı tamamen kesmek istemiyordum ve önümdeki yılların, mimarlık ofislerinde geçeceği fikri beni bir şekilde huzursuz ediyordu. Her şeyi başlatan bu huzursuzluk hissiydi aslında. Başka bir yol bulmak istiyordum, tam olarak tanımlayamadığım… Eda’yla birlikte biz o yolu bulduk sanırım. Başından beri meselemiz, bir ofis açmak gibi şeyler değildi; bağımsız hissetmek ve paylaşma odaklı bir şeyler üretmekti. Mil, böyle oluştu; kendi kendini inşa etti, etmeye de devam ediyor.

Eda Özgener: Ben de 2. sınıftan itibaren mimarlık ofislerinde yarı zamanlı çalışmaya başladım. Lisans eğitiminin hemen ardından da İstanbul Teknik Üniversitesi’nde yüksek lisansa ve yarı zamanlı ofis çalışmalarına devam ettim. Bu ofisler genellikle yarışma ve konsept proje üretimi ağırlıkta olan tasarım ofisleriydi diyebilirim. En sonunda Arup Türkiye ofisinde iki buçuk yıl kadar çalıştıktan sonra; bir karar vererek kendi başıma neler yapabileceğimi denemek üzere yola çıkmış oldum.

Dilara ile Mimar Sinan'dan daha eskiye dayanan bir tanışıklığımız olsa da; sanırım birlikte bir şeyler yapma fikri katıldığımız bir yarışma sürecinde ortaya çıktı; aslında sırf ikimizi değil birçok insanı dahil edebilecek bir oluşum üzerine konuşuyorduk; sonrasında biraz da cesaret ile biz başlamış olduk. Başlangıçta ikimiz yer alsak da, bizim en başında konuştuğumuz gibi, zamanla birçok kişinin dahil olduğu bir şeye de evrildi aslında.

İlk olarak; bahsettiğim yarışmanın konusu (Borusan Neşe Fabrikası) ve biraz da kişisel meraklar sebebiyle; çocuklarla atölyeler düzenleyerek mimarlık ve tasarım bilgisini paylaşabilir miyiz diye düşünceler ve araştırmalar sonucu Koç Üniversitesi'nde düzenlenen yaz okuluna dahil olduk ve orada Arts&Crafts derslerini kendi oluşturduğumuz müfredat ile yürütme fırsatı elde ettik. 2015 yılından bu yana da üniversiteler, okullar, müzeler ve bağımsız katılımcılarla çalışmaya devam ediyoruz.

Ezgi Tezcan: Atölyelerin odaklandığı genel çerçeve nedir? Ağırlıklı olarak mimarlık eğitimini sorgulayan bir yaklaşım izliyorsunuz diyebilir miyiz?

Dilara Tekin Gezginti: Aslında atölyelerin pek çok farklı odağı var; tasarım bilgisini paylaşmak üzere çerçeveler belirlediğimizi söylemek daha doğru olur sanırım. İnsanların, tasarım bilgisiyle daha erken yaşlarda karşılaşmasını önemsiyoruz, çünkü bu karşılaşma pek çok kemikleşmiş problemi doğal yoldan çözebilir diye düşünüyoruz. Mimarlık ofislerinde sıklıkla tanıklık ettiğimiz bir söz vardır, adeta slogana dönüşen: “Müşteri bizi anlamıyor!” Bu iletişimsizlik ya da dil farklılığı meselesini, bir yakınmanın ötesine taşımak ve yapıcı, mikro ölçekli adımlar atmak istedik. Çocuklarla ya da mimar olmayan katılımcılarla da çalışıyor olmamızın sebebi bu. Örneğin, bizim de mimarlık bölümüne başlayana dek mimarlıkla tanışacağımız bir ara düzlem olmamıştı, çoğu kişi için de durum farklı değil ve o tanışma üniversiteye gelene dek gerçekleşmemişse, biraz şok edici olabiliyor. Dolayısıyla bu tanışıklığın temellerini erken aşamalarda atabilmek önemli. İnsanları mimarlık bilenler ve bilmeyenler diye ayırmak yerine daha geçişken bir diyalog kurmanın yollarını aramak derdimiz.

Eda Özgener: Geçtiğimiz günlerde Studio-X’te gerçekleştirdiğimiz “Mimarlık Nedir, Ne İştir?” panelinde birinci sınıfların soruları da bu soruna işaret ediyor. Mimarlık eğitimi, daha önce pek karşılaşmadığınız bir düşünme biçimi çıkarıyor önünüze ve bu düşünce biçimi ile bir üretim yapmanız bekleniyor. Şikayetler de “hocanın ne istediğini anlamıyoruz”dan işverenlerin sizi anlamadığına kadar uzanıyor ve değişmiyor. Biz bu düğümü çözmek adına ne katabiliriz, bunu sorguluyoruz; bu motivasyonla hareket ediyoruz. Belki bir platform sağlamaya çalışıyoruz da denebilir.

Atölyeleri ilkokul ya da ortaokul çağındaki çocuklardan, mimarlık öğrencilerini ve yetişkinleri kapsayacak geniş bir kitle ile gerçekleştiriyoruz. Çocuklarla kurduğumuz iletişim tabi ki biraz daha farklı oluyor, kavramları sadeleştirmeye, daha tanıdık referanslar vermeye çalışıyoruz; fakat özünde karşılaştığımız hiçbir grubu birbirinden çok farklıymış gibi ele almıyoruz. Hepsinde mimarlık ve tasarım bilgisini sürece nasıl dahil ederiz diyerek başlıyoruz işe.

Dilara Tekin Gezginti: Aslında, çocuk ya da yetişkin katılımcıları çok farklı iki uçtan ziyade, bir çeşitlilik olarak ele alıyoruz; elbette her biri kendi gereksinimini ve kurgusunu oluşturuyor fakat temelde, projenin hedef kullanıcısını değiştirmek gibi bir şey. Örneğin çocuklarla çalıştığında o fikri tüketecek farklı bir kullanıcın var ve o kullanıcının bağ kurabileceği bir senaryo oluşturmalısın, belirleyici olan bu. Özetle çocukları ve yetişkinleri, farklı dinamikleri olan kullanıcılar olarak düşünüyoruz.

Ezgi Tezcan: Etkinliklerin kurgusunu nasıl planlıyorsunuz, özellikle çocukların ilk temasını ne üzerine inşa ediyorsunuz? Mekana özgü yerleştirme denemesi ya da kağıt kalemle çizim alıştırmaları mı yapıyorsunuz örneğin?

Dilara Tekin Gezginti: Düzenlediğimiz etkinlikleri, atölyeleri birer “karşılaşma” olarak tanımlarsam; her karşılaşmanın bir teması oluyor. Örneğin o karşılaşmada çocuklarla çalıştığımız tema strüktür ise, çıtalar ve bantlar kullanarak piramitler ve piramitleri birleştirerek dev strüktürler inşa ediyoruz. Bir yandan üretirken bir yandan da geometri, denge, stabil formlar, modül gibi pek çok şeyi konuşuyoruz ve daha önemlisi deneyimliyoruz. Sürece başka konular dahil oluyor; insan bedeni, mekanın boyutları, beden-mekan ilişkisi. Piramitler yeterince büyükse, çocuk içine ayakta sığabiliyor ama değilse çömelmesi gerekiyor. Bunun üzerinden insan bedeninin oranları ve mekan boyutu ilişkisini konuşabiliyoruz. Mekana özgü yerleştirme denemeleri yaptığımız da oluyor, Pera Müzesi’nde örneğin. Özetle, yöntemi belirleyen; o fikri en iyi nasıl gerçekleştirebileceğimiz sorusu oluyor.

Eda Özgener: Çocuklarla çok daha tanımlı aralıklarla ve kurgularla çalışıyoruz, deneyimlediğimiz kadarıyla o tanımlar çocukları rahat ettiriyor ve atölyede gerçekleşen üretime daha çok odaklanmalarını sağlıyor. Ama yetişkinlerle yaptığımız çalışmalarda kurgunun o denli tanımlı olmasını sevmiyoruz. Genel çerçeve belli olsa da malzemeler ve ilerleyiş konusunda daha esnek bir yaklaşım izliyoruz. Herkesin kendini ifade edebileceği bir yöntem ve araç seçmesine olanak tanıyacak bir ortam kuruyoruz; sonrasında ortaya çıkan üretimleri gözlemliyoruz.

Ezgi Tezcan: Atölye çalışmalarınızın yanı sıra mimari üretimlerinize de devam ediyor musunuz?

Dilara Tekin Gezginti: Aslında bir anlamda devam ediyoruz, ama bunu açıklarken de proje ofisi gibi çalışmadığımızı söylemek gerekir. Küçük ölçekli mimari projeler, iç mekan tasarımları yaptık ve tekrar karşımıza çıkarsa yapmak da isteriz elbette, fakat daha ziyade işin fikir kısmıyla ilgilenmeyi sevdiğimizi söyleyebilirim. Gerçekleştirdiğimiz atölyeleri, söyleşileri ya da etkinlikleri mimarlıktan ayrı şeyler olarak ele almıyoruz, onlar da tasarlanmayı ve ardından sunulmayı bekleyen fikirler neticede. Sunum kısmında, daha fazla karşılaşma ve etkileşim yakalamayı önemsiyoruz; bu yüzden kimi etkinliklerin (özellikle serilerin) sonunda kapanış sergileri üretiyoruz. Sergi tasarımı; bir tür hikaye üretmek ve o hikaye üzerinden ziyaretçi deneyimini şekillendirmek bakımından çok zihin açıcı bir alan. Bağımsız sergi tasarımlarının dışında; daha kurumsal ekiplerle profesyonel anlamda denemelerimiz ise yeni başlıyor diyebiliriz.

Ezgi Tezcan: Deneyimleriniz ve mimarlık bilgisini tartışmaya açma konusunda edindiğiniz pozisyonunuz bağlamında mimarlık ve tasarım ortamını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Dilara Tekin Gezginti: Her geçen gün, mimarlık ve tasarım ortamı yeni olasılıklara daha da açık hale geliyor. Ortak projeler, kolektifler daha fazla kabul görmeye başladı, farklı çalışma modelleri ve dolayısıyla farklı üretme modelleri oluşuyor, bunu okuyabiliyoruz. Piyasanın daha stabil olan bölümlerinde; standart ofislerde ya da akademide ise bu gelişimi aynı hızla görmek çok mümkün değil tabi. Aslında bu, üzerine eğilmeye çalıştığımız bir konu; çünkü anlık ya da münferit bir problem olmanın ötesinde, piyasayı dönüştüren bir etkiye de sahip. Örneğin mezun oldunuz, karşınızda çok tanımlı pozisyonlar var: mimarlık ofisinde çalışmak, akademisyen olmak… Mimarlık ofisini esnetirsek; yarışma ofisi, uygulama projesi çizen ofis ya da iç mekan çalışan bir ofis… Oysa milyonlarca farklı insanız ve bu katı tanımların içine sığmak zorunda kalmak, belli ki çok da işlemiyor. İnsanlar, mimarlığa dair nasıl bir bilgi üretmek ve hayatın neresinde kendini var etmek istedikleri doğrultusunda, kendilerine daha çeşitli ve esnek olasılıklar, seçenekler yaratabilmeliler. Çünkü bu hem üretkenlik hem de mutluluk demek. Ama bundan da evvel, bunu yaratabileceğine dair umudu korumak gerekiyor. Biz bu tip örneklerle ilgili daha çok konuşmak, farklı işler yapanları gün yüzüne çıkarmak, paylaşmak istiyoruz. Keza kendi pratiğimiz de buradan besleniyor.

Eda Özgener: O umudu aşılamak önemli bir şey, Mimarlık Sohbetleri ve Perşembe Araştırmaları biraz da bu meseleler üzerine ortaya çıktı. İlgi alanları üzerinden, insanlara karşılaşma fırsatları yaratmayı, belli araştırma konularına ilgi duyanları bir araya getirebilme ve onu geliştirme şansı vermeyi önemsiyoruz. Bunu daha fazla yapabilmeyi diliyoruz, çünkü bizim en çok keyif aldığımız alan bu. Bunun bir nedeni de benzer kaygıları, durumları deneyimlediğimiz için kendimizi karşımızdakinin yerine koyabilmemiz. Benzer ilgi alanlarıyla karşılaşmanın getirdiği heves, araştırmaların, üretimlerin birbirini beslemesi ya da mimarlık eğitimiyle ilk karşılaşma şaşkınlığı, mezun olunca ne yapacağını bilememe, pratiğin içindeyken başka bir şeyi arzulama hisleri epey tanıdık. Bunları yaşayanlara temas edebilmek ve ihtimaller üretmek bizi mutlu ediyor.