Sosyal Medya

haziran/2019
/bülten

  • Recombinant
  • Recombinant
  • Recombinant
  • Recombinant
  • Recombinant
  • Çıtlık Evi
  • Ataköy Evi
  • Cambeleni Evi
  • Türk Telekom Genel Merkezi
  • Albaraka Albaraka Türk Genel Müdürlük Binası Lobi
  • Albaraka Türk Genel Müdürlük Binası
  • Impact Hub
  • Kazan Masterplanı
  • Mountain Twins
  • Taşkesik Evi
SÖYLEŞİ

Yarının Potansiyelleri

PIN Architects’ten Salih Küçüktuna, Fikret Sungay, Mert Sezer ve Ekin Arslan ile hem ofisin çalışma biçimini şekillendiren dinamikleri hem de Kalebodur işbirliğiyle eVolo Gökdelen Yarışması’nda mansiyon ödülü kazanan Recombinant projesini konuştuk.

Ezgi Tezcan: PIN Architects, nasıl kuruldu, nasıl bir araya geldiniz ve ofis yapısı hangi temel dinamiklerle oluştu?

Salih Küçüktuna: PIN 2014’te kuruldu, Güvenç Topçuoğlu’nun kurucusu olduğu PIN Londra ofisi de geçtiğimiz sene mimarlık pratiğine Londra’da başlamış oldu. PIN adını “project international” anlamına gelen bir kısaltmadan alıyor. Deneysel işler yapmak üzere, Fikret Sungay ve Güvenç Topçuoğlu ile birlikte kurduğumuz; mimarlık ve sanat arasındaki gittikçe genişleyen gri alanda faaliyet gösteren bir çalışma grubu olarak ortaya çıktı. Bu birliktelik de esasen IABA 2011 kapsamındaki Kesişen adlı işimize uzanıyor. Aslında Fikret ile 1998 yılından beri birlikte çalışıyoruz; o zamanki adıyla GA-Gökhan Avcıoğlu (şimdi GAD), ardından da son iki yılında ortağı olduğumuz 10 yıllık bir Uras-Dilekci Mimarlık tecrübemiz var.

Fikret Sungay: Bu sürecin sonunda bilgi birikimimiz PIN çatısı altında toplandı; ki bu, AR-GE içeren maliyet kontrollü; ileri teknoloji ama bir o kadar da sıcak mekanların tasarım ve üretimi. Yatırımcının en başta görmek isteyip de sonda ulaştığı tasarımı biz başta yakalayıp sonrasında onun da üretim sürecine dahil olmasını sağlıyoruz. Tasarım ve maliyet bazlı sürprizlere karşılaşmadan yapıyı tamamlıyoruz.

Salih Küçüktuna: Çalışma metodolojimizi “yap-tasarla-geliştir” olarak tarif edebiliriz. Yapma pratiği ve tasarımın iç içe geçtiği deneysel bir yaklaşım bu ve tasarım sürecinin içinde aynı zamanda çok fazla üretimi de içeriyor. Bolca maket yapıyoruz, neredeyse tüm detayları üç boyutlu çalışıyoruz. Malzeme deneyleri tasarım sürecine mutlaka dahil oluyor. Üretim safhasında şantiyeden gelen bilgileri de kullanıyoruz. Bu da sürprizsiz ürün elde etmemizi sağlıyor ve üretim sürecine çok fazla insanın dahil olmasıyla sonuçlanıyor. Böylece işveren-mimar-müteahhit arasındaki bu işbirliği sayesinde herkes sürece dahil olmuş oluyor.

Ezgi Tezcan: Çalışmalarınız ve araştırmalarınız akademideki stüdyo süreçlerini profesyonel yaşamda sürdüren bir yerde duruyor. Keza pek çok atölye yürütücülüğü de gerçekleştiriyorsunuz. Bu dirsek teması nasıl bir avantaj sağlıyor?

Salih Küçüktuna: Akademi, bu pratiğin beslendiği temel alan. Akademide yaptığımız deneysel işler, ister istemez işin diğer ayağı olan sektörle mümkün. Sektör olmadan akademi, akademi olmadan da mimarlık pratiği olamıyor. Dünyanın her yerinde bu iş böyle fakat Türkiye’de akademinin biraz daha izole kalmasının yarattığı dezavantajları biz ofiste yaşıyoruz. Bunlardan bir tanesi, üniversiteden yeni mezun mimarların aslında pratik ve malzeme bilgisinin eksik olması ki bunun da nedeni stüdyolarda deney yapma kapasitelerinin düşük olması, olanaklar ve iş birliklerinin yetersiz olması. Öte yandan ofislerle üniversitelerin -davetli atölye yürütücülükleri dışında- gerçek anlamda bir organik bağı yok.

Kategorik olarak mimarlıkta kamu, kurumsal müşteriler, özel müşteriler, deneysel işler ve yarışmalar, son olarak da sektörle işbirliği yapılan sanat-mimarlık ara kesitindeki birtakım işler var. Bu şekilde dört kategori tanımlayabiliriz. Bunlardan bir tanesi eksik olduğunda, daha net olmak gerekirse ticari işlerin yanı sıra deneysel işler, dolayısıyla araştırma ve geliştirme (inovasyon) olmadığında ofislerin 21. yüzyılın ana dinamiklerini; yeniliği, gelişimi, paylaşımı yakalamaları mümkün değil.

Biz mimarlar olarak endüstri ve akademi arasında bir kesişim noktasında duruyor gibiyiz. İleri görüşlü şirketler de bu niş alanlara tam zamanında müdahale edebiliyor. Böylece güçlü işbirlikleriyle katma değer yaratan projeler üretebiliyoruz.

Ezgi Tezcan: Kalebodur ile Recombinant projesi için kurduğunuz işbirliği de bu anlayışa dayanıyor. Bu proje nasıl gündeme geldi?

Salih Küçüktuna: Recombinant özelinde fikir Kalebodur tarafından geldi. Kalebodur, mimarlarla bir araya gelerek AR-GE çalışmaları kapsamında ürettiği malzemelerin çok daha geniş anlamda değerlendirilebileceği alanları mimari bir proje üzerinden keşfetmek ve geliştirmek niyetindeydi. Laboratuvarlarında geliştirdikleri patentli bir malzeme olan “Kale Yapı Köpüğü”nü bu anlamda, birlikte Recombinant projesiyle değerlendirdik. Malzeme, çeşitli endüstriyel atıkların kompozisyon içerisine alınmasıyla oluşturulmuş oldukça çevreci, sürdürülebilir ve nefes alan bir malzeme. Bu teknoloji ile projeyi üst üste çakıştırmak üzere de geleceğin şehirleri üzerine kurgulanan bir gökdelen yarışması olan eVolo’ya katılma fikri ortaya çıktı. Bu öneri bizi çok heyecanlandırdı çünkü biz genellikle davetli olmadığımız sürece yarışma yapan bir ofis değiliz ama böyle bir araştırma konusu gündeme geldiğinde bir katma değer yaratmaya çalışıyoruz ki bu çok başarılı oldu. Süreçte geliştirdiğimiz üretimlerin potansiyeli ve ekibin enerjisi bizi çok heyecanlandırdı. Her konunun altyapısı hazırdı; bu çok önemli bir şey.

Fikret Sungay: Bir yapıya baktığınızda çok ürün olduğunu görürsünüz; çok fazla katmanlaşma söz konusudur. Bizi süreçte en çok zorlayan da bu katmanların çözümü ve üretim sürecinin uzaması aslına bakarsanız. Kalebodur’un bu ürünü ise yıllardır aradığımız ve düşündüğümüz çözümleri sunuyor. Nefes alıyor, iç-dış yalıtımı sağlıyor; bir cidarı ya da kabuğu tek seferde bitirebiliyorsunuz. Yapı teknolojisi ile yaşam alanlarının kendisini birleştirebileceksiniz. Bana kalırsa, proje içinde araştırdığımız bir diğer konu olan biyolojik süreçlerle birlikte, bu malzemenin gelişimini 15-20 sene içinde büyük bir devrim olarak göreceğiz. Kalebodur’un attığı bu adımın ardından başka mecralarda da kendine yer bulacak.

Mert Sezer: Proje süreci de diğer işlerimize göre çok daha farklı ilerledi. Büyük bir ekip olarak sürekli bir araya gelerek geliştirdik projeyi. Sürekli bir bilgi alışverişi oldu aramızda.

Ezgi Tezcan: Projenin mimari ayağı nasıl şekillendi? Temel kararlar neydi, nasıl bir yaşam senaryosu kurguladınız?

Salih Küçüktuna: Bir kere öncelikli konu, gelecekte bir ütopya mı distopya mı kurguluyoruz? Dünyada 21. yüzyılın sonu için öngörülen senaryo hiç iç açıcı değil ama bir yandan da yeni senaryolar için çok fazla potansiyel var. Bu dinamikler üzerinden bir ütopya üretmek istedik. Bunu da çok problematik, sorunları çok büyümüş bir kent üzerinden değil de gelişimini tamamlamış bir kent üzerinden kurgulayalım dedik. Mevcut yapı stokunu kullandığımız bir perspektiften yeni bir yaşam modeli önderdik. Yeniden kullanma, tamir etme, daha ekonomik ve sürdürülebilir bir biçimde yenileme kavramları etrafında dünyadaki mevcut kaynakları çok tüketmeden iyileştirmek üzerine bir fikir geliştirdik. Kalebodur’un malzemesi buna çok uygundu fakat bunun yanı sıra bir metodolojiye ve bir stratejiye ihtiyacımız vardı. Recombinant da bu doğrultuda bir form arayışının çok ötesinde, geleceğin yapı yapma stratejilerine bir model teşkil etme amacını taşıyor. Mimarlar sahip oldukları bilgi ve özgürlüğü, esnekliği bu malzeme ile nasıl genişletebilir? Sorduğumuz soru buydu.

Mert Sezer: Özellikle 20. yüzyılın ikinci yarısında şehirler beton stoklarına dönüştü. Beton, belli kullanım ve uygulama avantajları olduğu için sıklıkla kullanılıyor ancak geri dönüşümü çok zor; fazla enerji harcamamız gerekiyor, kirliliğe sebep oluyor. Dolayısıyla biz de betonu bu yeni patentli malzemeyle dönüştürmeyi amaçladık. Yöntem olarak mevcut binaların cepheleri soyularak strüktür ve çekirdeklerinin bırakılması ve yeni eklemeler yapmaktansa bu yeni malzeme ile betonun insan sağlığına uygun biçimde dönüştürülmesi üzerine kurgulandı proje. Parametrik tasarım ile başladık işe fakat projenin görselleşmesi gereken aşamada ilginç olan başka bir şey de formun doğal bir biçimde ortaya çıkmasıydı. Bu diğer bütün projelerden farklıydı çünkü form malzemenin kendi doğasından doğdu.

Fikret Sungay: Yani yeni bir yapı yapmak için o yapı kadar malzemeyi taşımaktan ziyade mevcut yapının malzemesini kullanıp daha az bir katkı ile mevcudu yerinde başka bir yapıya dönüştürmek ve kullanılan ürünle de çevreye katma değer sağlayarak yeni bir hacim ve mekan oluşturmaktı esas mesele. Bunu da alışılagelmiş mekan çözümleriyle değil, tasarım kararlarını malzemenin doğası doğrultusunda dönüştürerek gerçekleştirdik. Bir anlamda doğanın kendisini kullanıyoruz. Basiller mevcut strüktürü bozarak süreci kontrol edebildiğiniz bir biçimde yeni bir strüktür ortaya çıkarıyor. Geometriyi, formu siz belirliyorsunuz; onlar sizin adınıza çalışıp minimum enerjiyle maksimum fayda elde ettiriyorlar. Açığa sadece su molekülleri çıkıyor.

Salih Küçüktuna: Malzemenin teknik özellikleri bizim açımızdan işin çok önemli bir boyutunu sağlıyor: Artık çöpe attığımız her şeyin yok olmadığını ve bazı atıkların dönüştürülemediğini biliyoruz. İnsanlar şehirlerin kalabalıklaşması sonucu oluşan yoğunlukta yaşamanın alternatif yollarını aramaya başladılar, projenin ilk süreçlerindeki tartışmaların ana ekseni bu konu üzerinde gelişti. Bir diğer boyut da biyolojik malzeme: Yapı malzemeleri genellikle yapı kimyasalları genel adı altında karşımıza çıkar oysa bugün bilimdeki gelişmeler ve moleküler biyoloji sayesinde, biyolojik malzemeleri kullanmayı düşünebileceğimiz bir ortam var. Yeryüzünü asıl şekillendiren şey yaşamın kendisi. Bunu göz ardı ederek yaşamın olduğu bir yeryüzü parçasına hiçbir şekilde yaşamayan bir mekan yerleştirip onun içinde yaşamaya çalışıyoruz. Bu projede yapı malzemesinin kendisi yaşayan bir malzeme olabilir mi, insan dışında yeni bir yaşam türeyebilir mi ve o türeyen yaşam şehir ölçeğine yayılıp yeni bir katman olarak bir coğrafya, topoğrafya yaratabilir mi diye bir öngörü yaptık ki olabildiğini de deneylerle gördük. Biz mimari olarak bir öngörü ortaya koyuyoruz ama geri kalan işi doğanın kendisi yapıyor. Doğayı, yapım aşamasına tekrar, sürdürülebilir ve ilişkisel olarak entegre etmeye çalışıyoruz. Amaç mimari formu dışa vurmak değil, bir deneyim olarak güçlü tutmak; insanları formun kendisine hapsetmek değil, hikayenin içine dahil etmeye çalışmak. 21. yüzyılda hala gerçeğinden daha güçlü bir imge üretip, onu pazarlayıp sonra ondan iyi bir sonuç elde etmek çok zor bence, maalesef öyle bir dünyası var hala mimarlığın. Oysa burada, hikayesi kendisinden daha gerçek bir proje ve bir gerçeklik olasılığı var ve her şeyden önemlisi deneyleri var ve süreç yapma-üretme odaklı. Sonuca dair soruların cevapları burada yok, hepsi ileriki yıllarda, hep beraber göreceğimiz meseleler.

Ezgi Tezcan: Sektörel ortaklıklar, çağın sorunları bağlamında tasarım ve mimarlık ortamında nelerle karşı karşıyayız sizce, özellikle araştırma geliştirme süreçleri anlamında neler öngörüyorsunuz?

Fikret Sungay: Birçok sektör barınma, taşınma, konaklama, geçici barınma üzerine 1950’lerden beri pek çok ürün geliştiriyor. Bu süreç şimdi bambaşka bir yere evriliyor. Bunun içinde bir paydaşsanız, farklı sektörlerin gelişimine katkıda bulunuyorsanız, onlar size fayda sağlıyorsa, onların size sağladığı faydayı okuyabiliyorsanız mimarlık bambaşka bir yere gidecektir. Mimarlık başta olmak üzere çok tanımlı meslek gruplarının olmayacağını düşünüyorum örneğin, çünkü ihtiyaçlar da en aza inecek; ne büyük mekanlar ne büyük çalışma alanları olmayacak, mekanlar daha paylaşılabilir hale gelecek.

Ekin Arslan: Yurtdışında bu disiplinler arası işbirliği çok yaygın. Özellikle yüksek lisans programlarında uygulamalı bilimlerle, biyologlarla birlikte çalışabiliyorsunuz. Bence bizde bu da daha yaygınlaşacak.

Salih Küçüktuna: Mimarlık diye bir mesleğin olup olmayacağını da yeniden düşünmek lazım. Pek çok mimar, bugün bu konuları mimarlığı yeniden düşünmek gerektiğini tartışıyor. Sistemler tamamen değişiyor, karmaşıklaşıyor. Dördüncü endüstri devrimi bağlamında otonom araçlar var, bu da ister istemez mimariyi de etkiliyor. Bizim projenin de özünde var bu: otonom olarak yapının üretilmesi. Üretim alanında insana olan ihtiyacı azaltıp insanı yaşamaya yönlendirmeyi amaçlıyor, iyi bir niyetle elbette. Karanlık fabrikalara giden kötü senaryolar da, aydınlık bir gelecek sunan iyi modeller de var. Ancak ben bir süredir dünyada şehirlerin yanlış kurulduğunu düşünenlerdenim. Yanlış kurulmuş bu şehirlerde ciddi problemler var ve çözülemiyorlar. Şu an şehirler saatli bomba gibiler, sürdürülebilir yaşam alanları asla değiller. Yaşamı bir şekilde şehrin içine dahil etmek gerekiyor. Bunu şehir çeperlerini kırsal ile bütünleştirerek, keskin geçişlerin yoğunluğunu azaltarak mümkün kılabiliriz. Şehirler başka anlamlarıyla var olmaya devam ederken yaşamı şehrin dışına almak; dünyanın yüzeyini daha sağlıklı, sürdürülebilir kullanmak gerekiyor. Ama en büyük sorun hala ortada: dünya nüfusunu beslemek. Bunun için de şu anda kırsalın dönüşümü gündemde ki bu bizim de projeler geliştirdiğimiz bir alan fakat tüm boyutlarıyla tartışılması ve nitelikli çözümlerin aranması gerekiyor.